Özgeçmiş Gönül buluşması Kitaplar Şiirler Makaleler Güzel Sözler Basında Söyleşi Günlüğüm Öğrenci Girişi Mesaj Yaz Mesaj Oku
Ana Sayfa * ANADOLUDA HÜZÜNLÜ BİR YAZAR *

GÜNLÜĞÜM


31.10.2014
HÜZÜN GÜNÜ
Muharrem içinde Muharrem yaşamak ne zor geldi Leyli, sen bilir misin bu acıları? Yıllar, asırlar geçse bile unutamadığımız o acıları tekrar yaşıyoruz. Adını her anışımda yüreğimin burkulduğu, gözlerimin yaşlarla dolduğu Hz. Hüseyin'im senin yanında sana destek veren yetmiş yiğitten biri de ben olmak isterdim.
Sen, günümüz zalimlerine verilecek derste bir ışıksın, ibretlik bir hayatsın. Bugün akşam saatlerinde o acıları hatırlatan kaypak bir zalimin haberini okumak da ayrı bir hüzün verdi. "Kimseler evsiz, yurtsuz kalmasın; aç, açık olmasın. Zalimin yanında mazlum gözyaşı akıtmasın" dileğimle bugünü kapatmak istiyorum. Gün ola, devran döne. Böyle acılar bu millete yaşatılmaya. 31. 10. 2014

24.10.2014
Hoş Geldin Mah-ı Muharrem, Hoş Geldin.
Hafta sonu yorgunluğunu ve yalnızlığın ağırlığını üzerimden atayım düşüncesiyle Erdemli'nin içine daldım. Sanki dışı pek metahmış gibi bu ne dalış. Dünya gündemi Türkiye'nin parçalanması ve Yahudi oğlanlarına peşkeş çekme yarışında tozu dumana katarken bir de baktım ki bütün aylardan farklı olan Muharrem'e bu yıl da kavuşuvermek nasip oldu.
Işit bir yandan, işitmeyenler bir yandan bu güzel coğrafyayı avuçlarının içinde ezip büzüyorlar. Akan kanlar, akıtanlar kimden yana, kimin hesabına iş gördüklerini -bana göre- farkında olmadan kelle kesiyor, zeytin ağacı deviriyor. Biz bu manzarayı Osmanlının çöküşünde çok gördük, seyrettik, seyrettirdiler. Tarih aynen ve misliyle tekerrür etmeye devam ediyor. İçimizdeki aymazlar 301 -yanılmıyorsam- canın hesabını verme telaşına düşmeden, aynı Soma'da şimdi de canıma bağlı, canıma yakın aziz gördüğüm mübarek zeytin ağaçlarını kesiyor, kadınlar, kızlar, köylüler ekmeklerini kurtarmak için kendilerini o mübarek ağaçlara bağladılar. Sizin o ayaklarınızdan hürmetle öpüyorum, benim zeytinlerimi kurtarma çabanızdan dolayı. Üç beş rant sahipleri sizin ekmeğinizi ellerinizden alınca, siz sahipsiz kalınca ben ağlamayım da kimler ağlasın!
Mevlana lokantasındaki bana yemek servisi yapan kızlar, ne bilsin Mevlana'nın ne anlama geldiğini, onun kim olduğunu...
Dolmuştaki yanıma binen vatandaş hakkında duyduğum tevatür söz: "Kuru deriyi, duvarda yürütüyor. Bunu gözüyle gören var. İstediğin kızı babasının evinden senin eve getirtiyormuş bir okuyup üflemesiyle." diyenin sözü kendini bağlar. Yanımdaki deriyi duvarda yürüten Hoca bozuntusu, dolmuşu süren Ahmet Ağabey'e uzandı: (Verdiği adresi buraya yazamıyorum) "Suriyeli 15 yaşındaki kızları 10 liraya düzüyorlarmış. Kız oğlan birbirine karışıyormuş."
Kahkahanın sessizliği eski püskü dolmuşun içine sığmadı. Bir zamanlar Esat kardeşliğini alkışlayanlar, şimdi de düşmanlığını yerenler bu 15 yaşındaki kızların düştüğü durumdan sorumlu mu, değil mi? O kızlar, birer zeytin ağacı gibi köklerinden söküldü, çölden Türkiye'nin kardeşliğine atıldı, on liraya satıldı. Böylesi iyi mi oldu? Hür Suriye Ordusu (Adıvar, kendisi buharlaştı), şimdi de Yahudilerin -bilmeden veye maşa olarak kullanılan- uşaklarının adı değişti. Çağdaş Lavrensler ortalıkta at koştururken daha nice kızların namusları kirletilecek, boğaz tokluğuna tarlalarda, bahçelerde akşama kadar çalıştırılacak.
Muharrem ayında uğruna mateme büründüğümüz Hüseyin'im neredesin, bu bize yapılan zulümleri duyuyor musun? Biz canımızı seve seve İlahi kelimetullah uğruna hediye edemiyoruz. Uyanıp gelsen de bu uğurda nasıl ölüneceğini bize göstersen de biz de adam gibi nasıl ölüneceğinin tatbikatını yapsak.

19.10.2014
BÖYLE OLUR...
Pazar gününün akşamında biri beni evden aldı, aldı da iyi mi etti! Ben, düğünlerde ağlarım, bu sadece bana mahsus bir duygunun dışa yansıması olabilir. Başkası gülsün, eğlensin. Bu düğünde de öğrencilerimi görmenin sevinciyle muhtarın yanında sohbete başladık. Gelmişine, geçmişine saydırdık Ankaralıların. Bu düğün beni yine Gaziantep düğünlerine götürdü. O düğünlerin samimiyeti ve Şahin Bey'in yiğitliklerini çağrıştıran havayı aradım, malesef Erdemli'de öyle bir şahlanış yok. Evsel atıkların kirliliği olur da düğünlerin kirliliği olmaz mı!
Muhtar Ali Basir'in büyüklüğü bu düğünün "Yandan oyna Halimem, yandan oyna" havasıyla üşümenin tadına varırken deniz sahilini geride bıraktık, üşüyorum sevgili günlüğüm üşüyorum. 26 derece bir havada gel de üşüme! GARİPLERİN DÜĞÜNÜ... 19.10.2014

06.10.2014
NE DEMELİ
Bayramın rehavetini üzerimizden atmadan ikinci günün mahmurluğu beni kuşatmak üzereydi. Erken saatlerde telefonun çalması alışılmayan bir durumun olduğunu anlatıyordu. Canımın çekirdeğinin o güzel sesi beni bir gaflet uykusundan uyartırcasına: "Balkona çıkar mısın?" dedi. Neye uğradığımı şaşırdım. Karanlık geceye doğan ay gibi incir ağacının altında bir güzel yüz beni selamladı.
Bu ne güzel bir karşılaşmaydı. Sarhoşların ayıkmasına benzer bir durum yaşadım. Açılan kapıdan bir güzel, evin içine doğdu güneşle birlikte. Nutkum durmuştu, konuşamadım. Neden sonra kendime geldim. Bu bir rüya değil, gerçekti.
Aynı gün sabah kahvaltısından sonra yine yollara düştük, cehennem ve cennet obruklarını dolaşıp Silifke'nin mübarek topraklarına ayak bastık. Silifke Kalesi eski metruh hâlinden kurtarılmaya çalışılmış, buna sevindim. Etrafı seyrederek şehre indik tekrar. Tahıl ambarının gizemini çözmeye çalıştık birlikte. Silifke'ye gelinir de Kıbrıs Şehitler Mezarlığı gezilmez mi? Eh bize yakışan bir manzara içimi acıttı şehitlikte. Bu gençler boş yere ölmüşler gibi böyle ilgisizlik ve aymazlık diz boyuna çıkmış. Şehitliğin mücavir alanında ve içinde bira şişelerinin ne işi var? Ağaçların bakımsızlığı mezbele yığını durumunda. Yunan askerlerinden alınan tank ve zırhlılar açık havada paslanmış, dökülüyor. Eh bu tavır da bize yakışıyor. Şehitlerin mezar taşlarını okudum, çok genç yaşta karatoprağın bağrına bir gül gibi düşen yiğit kardeşlerim, hakkınızı helal edin, biz neyin kıymetini bildik ki sizi hayırla yad edelim! Kurban bayramının ikinci gününde sizi vatana kurban vermenin vahametiyle hemen karşınızda zil takıp oynamaya başladık Ankara havalarıyla. Şehitliğin karşısında sarhoşların alem yaptığı söylendi. Bu da bize mahsus bir hovardalık, bunu kabullenemem.
Hangi dertten öleceğini şaşıran insanların garip tavırlarıyla tekrar Silifke'ye indik, görmemiz gereken yerlerin çokluğu, piknik mangalının başında derdest oldu. Erdemli'ye akşamın karanlığı çökerken duhul olduk. Senin güzel ayakların deniz suyuna değseydi ne güzel olacaktı, gel gör ki bizi taşıyan otomobil seni denizden sakındı, "Kirli sularla ayaklarını ıslatma" dedi. Ben de sukut ettim.
Çok kısa zamana çok şeyleri sığdırmak ne kabil. Yeşildere'nin narını sana dalından koparıp ikram etmek doğrusu güzeldi. Cennet meyvesi bunun güzelliğini kuşatmasın. Sabah kahvaltısıyla "Ver elini Mersin" dedik, yine düştük yollara. Ayrılık, bu yaman kelime hiç olmasaydı kavuşmanın tadı olmazdı vesselam. Yolun ve bahtın açık olsun güzelim. Yüce Mevla vefasızların elinde seni örseletmesin. Aşiyanın yine yalnızlığına daldım ayrılığın verdiği eziklikle. Çok zaman geçiyor kitaplarla ilgilenemiyorum. Bu yaman ayrılıklara ne demeli? 06.10.2014

04.10.2014
KİMİN BAYRAMI
Bayram yapmaya yüzü olmayanlar bayram sevincini başkalarına bıraksın. "İyi de bu başkaları kim?" diye soranlara: "Köpeklerle kedilere yakışır bayramlar" dersem yanlış olmaz. Bayram furyasına kapılan ve gözü kendinden başkasını görmeyen, gönlünde kendi yakınlarından başkasını düşünmeyenin bayramı bayram olsun" derseniz köpeklerle kedilerin elinden alın sakadatlarınızı. Onları doyuran var.
Dost müsveddelerinin aldatmacalarına kendimizi kaptırdık, bir yıl daha bekleyeceğiz hatırlanmayı.
Siz yine etrafınıza bakın, kapınızda bir köpek, kedi yavrusu görürseniz insanlığınıza kalmış o kimsesizi düşünmek. Her şeye rağmen bayram onların olsun. Amin. 04.10.2014

03.10.2014
BAYRAM GELMİŞ...
Bu bayramlar her nedense beni bayramsız koyanların karşısında güçsüz, çaresiz kalmama sebep oluyor. Bayram kutlaması hak edene mahsus. Benim bu güzel kelimenin boşaltılmış içine dalıp sereserpe nefesleneceğim bir tabir ve isim değil.
Ne zaman yeryüzünde bir kul zulme uğramaz, zalimin zulmünden emin olur, işte o zaman bayram yapmaya hakkım olur. Bu hususta düşündüğümü, hissettiğimi yazmaya kalksam ne sabah yetişir, ne akşam olur.
Biz bu karmaşanın içinden otomobile atlayıp düştük yollara. Alata mahallesinin kurbanlıkları arasından sıyrıldık. Faizli para alıp kurbanlık peşine düşen zavallı insanım, sen ne kestiğinin, niçin kestiğinin bir farkına varsan insanlığından utanırsın o zaman. Kösbucağı bayırını tırmanırken bu köyden otostop yaparak okula ulaşmaya çalışan öğrencim gözlerimin önünden gitmedin bir türlü. Sizin köyde de zeytin yetişiyormuş gördüm.
Sahili olmayan bir deniz üzerindeyim, bir zeytin ağacının gövdesine tutunmuşçasına savruluyorum dağlara doğru. Yol boyu nar ağaçları, zeytinler bizi karşıladı. Adı üstünde Çamlıyayla köyünde doğrusu yaşanır. Dar yollarına, yılanvari kıvrılan yollarına rağmen. Üstümüze üstümüze gelen kayalıklardan sıyrılıp aynı tehlikeli yollardan Fakılı'yı sollayıp Koramşalı'yı seyrederek indik Ohut köyüne. Çok zor şartlarda yaşayan bu garip köylülerin hayatlarına, çömertliklerine şahit oldum. Her köyün bir delisi olursa bu köylerde de deliyle velinin zor seçildiği insanlarla karşılaştım. Taze incirin ve cevizin birlikte yendiği ahşap evlerde yine bir öğrencimle karşılaştım. 'Bu çocuklar kaderlerinin zincirlerini kırmalılar' diye düşünürken bir başka sevda Süleymanı'nın boş evinde yaşlı yakınlarıyla oturup çay içtik.
Aynı otomobil sürücüsünün sigara dumanları ve arabesk müzik ağırlığında yılanvari dar yolların altında üstünde su aradık, dereler kurumuş, göletlerde bir damla su yok, yok. Dağlı Kalesi'nden at kendini, at da kurtul Leyli. Bu orman da bu mavi gökyüzü de senin gamını, kasvetini alamaz. Kime bayram gelirse gelsin; 'Bayram gelmiş, ne güzel olmuş' diye teselli arama Leyli, kime kurban olacağının farkında mısın ki sevinmeye hakkın olsun! Senin bayramın değil bu bayram. 03. 10. 2014

28.09.2014
GİTTİM GELDİM
Bir dostun oğlunun düğününde bulunmak üzere Gaziantep'in mübarek toprağına ayaklarım değdi.
'Böyle candan, böyle samimi bir dost herkese de nasip olsun' diyorum. Burada yazamayacağım güzellikleri yaşadım, kapalı olan müzelerin kapısından geri döndüm. Bunların içinde Zeugma Mozaik müzesini dostla birlikte seyrettik. İşte gittim- geldim. Belkıs'ın mahzun duruşu, çingene kız sen orada asil duruşunla kal, ben daha çok yollar aşındıracağım böyle giderse. Bugünlük böyle olsun Gaziantep, sende misafirken yaşadığım sıkıntılar bende kalsın. 28.9.2014

12.09.2014
YIL BAŞI
Bu öyle miladi yıl başı olarak düşünülmesin. Bahtı kara milletimin makus talihini sil baştan -yeniden- yazmaya, yazılan kaderini yazıldığı gibi değil de birinin istediği gibi onarmak, tamir etmek üzere kolları, elleri sıvadık ve geldiğimiz yere döndük.
Aylar oldu bilgisayar olmayan ortamlardan sıyrılıp çıktık ve Erdemli'nin yeşiliyle denizinin buluştuğu noktada ayağımız yere sağlam basıyor düşüncesiyle mukim olduğum yere geldim. Yaz tatili, kış tatili demeden yazdığım "ANZAKO" romanını şükürler olsun Mevla'ya -müsveddesini- bitirdim. Gerisi kolaylandı düşüncesiyle rahatladım. Yarınlarda buluşmanın heyecanıyla beni mazur gör sevgili günlük. Seninle dertlerin ve sevinçlerin en hassas yerinde buluşalım ve konuşalım hey Leyli... Bugün o netameli günleri tekrar yaşıyorum. 12 Eylül cuma günüydü var olduğunu sandığımız hürriyetlerin gündü. O günlerin romanını da yazmak nasip olursa derinlemesine dertleşeceğiz devrin zalimleriyle. 12. Eylül 2014

14.06.2014
YIL SONU.
İkinci yılın son gününde yine bir hüzün yağmuruyla yıkadılar beni. Geçen yıl derslerine girdiğim sınıfın öğrencileri vedalaşmak için öğretmenler odasında etrafımı çevirdiler. Onların üniversitede istedikleri bölümlerde okumaları için gerekli gayreti göstermiştim. Bütün öğrencilerim gibi onların da güzel insan, kaliteli vatandaş olmalarına inanıyorum, buna şüpheyle bakamam. Ancak şartlar nereye sürükler bilinmez.
Bir öğrencimin gözlerinden dökülen yaşları silerken zorlandığını gördüm. "Hocam, ben uçurumun başındayken -babamın yapmadığı iyilik ve yardımlarınızla- hayatımı kurtardınız. Bu ne biçim bir yardımdı? Bana gereken öğütleri vermeseydiniz şimdi aklıma getirmek istemediğim bir yere sürüklenmiştim. Babam olarak ellerinizden öpmek istiyorum" diye elime sarıldı. Gözyaşları ellerimi ıslattı.
Bu güzel manzaranın dışında insanlıktan nasiplenememiş öğrencilerim ve velilerimiz yok mu! Aklı uçkurunda ve midesinde bağlı kıyamet gibi insanın olduğu toplumda elbette tarif etmek istediğim güzelliklere ulaşamayanlar var.
Kendinden menkul bir başka hayat tarzı düşlemeyenler gündemim dışında kalsın. Çivisi çıkan hayatımızın neresine ne yama vuracağımız başka gündemlere kalsın. Zaman hayli uzadı, kısa düşüncelilerin ardı sıra aktı gitti.
Asya haritasında nerede duracağımız ve nereye malik olacağımız tartışılırken mazlum ve mahzun milletlere oynanan oyunlar karşısında uyanalım diye temenni ediyorum. 13.06.2014

26.05.2014
ADI ADALET Mİ!..
Emniyet güçleri ve kolluk kuvvetleri görevini en iyi şekilde yapar ve hırsızı yakalar. Yakalanan hırsız kamu yararına iş yapılan bir müesseseyi soyar ve sırları ifşa eder.
Merhametten ziyade dayıların, emmilerin rica, minnet araya adam koymalarından mütevellit sayın hırsızlar mağduriyetlerin üzerine bir soğuk gazoz içerler. Salla elini kolunu çık git tutuklu olduğun yerden, daha da tecrübe sahibi olarak. Millet olarak biz bu güzel işe! "Adalet yerini buldu, oh oldu!" diye gerdan kıralım, göbek atalım.
Hazreti Ömer'i Arabistan çöllerinde aramaya gidecek varsa beni de yanlarına alsınlar. 26.05.2014

18.05.2014
ÖLEN KİM!..
İNSANLIK… Yollar beni bir çıkmaza götürmeden sinek ilaçlamalarının tarifim veçhile yapılması için direktiflerimden sonra Yenimahalle'nin yol ayrımında Silifke otobüsünü karşılamaya başladım. Yarım saat olduğum yerde döne dolaşa bekledim. Mersin güzergâhından ışıklarını bana doğru çeviren otobüs işaretim üzerine önümde durdu. Genç muavin arka koltuklardan bir yeri tarif etti oturmam için. Yanındaki koltuğu oturduğum genç bayan kendinden geçmiş vaziyette kulaklarına taktığı aletten çıkan müziğin (!) ezgisiyle yanında oturanın kim olduğuna aldırmadan yolun rehavetinden kendini kaybetmiş vaziyetteydi.
Erdemlinin çamlığında bastonuna dayanarak zor yürüyen yaşlı teyze kibarlığının farkındaydı. "Beni Silifke'nin eski hastanesinde indirir misin evladım" dedi. Bu sözden sonra zihnimde şimşekler çaktı. Söz konusu hastahanede incelemeler yapmış, morgunda cebelleşmiştim görevlilerle.
Akkum'dan geçince Narlıkuyu'nun Cennet/Cehennem ve Astım Mağarası'nın yolunda indim. Daha önce Uzuncaburç'a gittiğimiz bayırı tırmandım Karşılıklı dizilmiş Tereyağlı sıkma börek/Gözleme/Cızlama/Bazlama/Tantuni/Yörük ayranı/Doğal kahvaltılık/Nefis köy kahvaltısı…dükkânlarının arasından yürü babam yürü…Bu yol çok bayır ve arkamdan gelen modeli yeni vasıtaların sahipleri insaf edip de durmadılar.
Tepeye çıkınca Cennet ve Cehennem levhalarının bulunduğu Zeus Tapınağının yol ayrımından doğu yönüne saptım. Müze kartımı yenilediler. İlk işim Cennete inmek oldu. Kat kat katlanmış bölmeler Cennet'in ayrı ayrı yerlerini önüme serdi. "İstediğin yerde kalabilirsin" tebessümüyle beni çeke çeke indirdi aşağıya. "Cennetin içinde bu kilisenin yeri de ne!" diye sorasım geldi. "Eh burası daha önceki dinlerin de Cennetiyse bu dünyada Cennet hayatı yaşayanlar bırakın kilisesini, havrasını, sinagogunu yapsın." tesellisiyle gözleri oyulan fresklerin garipliğine şahit olan kiliseyi fotoğraflayıp indim Firdevs cennetinin uğuldayan su seslerinin yanına. Oturdum ve su seslerini dinledim. "Altından ırmaklar akan cennetler bize vaat edilmedi mi? Eh ben sensiz neyleyim Leyli Cenneti!" sitemiyle garipliğime bürünmüşken Cennet içinde Şırnak ilimizden gelen öğrencilerle tanıştım. 6. sınıfta okuyan bir öğrenciye "Uçurtmam Nerede" kitabımı imzaladım loş ışıkların, su damlalarının altında. "Bir okuyucum daha oldu" sevinciyle merdivenlere tırmandım. "İnsan zor bulduğu Cennetten çıkar mı?" söylemiyle dinlenerek yeryüzüne çıktım.
Cennetin şimalinde daha önceki medeniyetlerin canlıları aslanlara parçalattıkları yer olarak söylenen Cehennem çukurunu inceledim. Cehennemin müdavimleri serçe kuşları ötüşüyorlar. Cehenneme iniş yok. Dik ve uzun duvarlar Cehennemin bir numunesi olarak varan misafirlerini: "Bana düşen bir daha çıkamaz. Siz Cennete inmeye bakın. Tedbiri elden bırakmayın ha!" diyordu. Develeri selamlatıp Hasanaliler kariyesinin yoluna düştüm. Akdeniz masmavi, pırıl pırıl oynuyor. Yoldan gelip geçenler lütfedip durmadı. Yol bayır olmasa bu kadar yorulmazdım. Hasanalilere beş yüz metre kala sahilden gelen otobüs yavrusu yanımda durdu. Bindim. Çilek toplamadan gelen kadın ve kızlar bana yer gösterdiler. Araştırma yaptığım konuyla ilgili yanımdaki ağabeye (merakları üzerine sordukları sorudan dolayı) soru açtım. "Hasanalilerdeki en yaşlı kim var?" soruma bazı isimleri telaffuz ettiler. Caminin yanında indim. "Öğle vaktinde namaz kılmaya gelirler, onlarla tanışırım, bilgi alabilirim" diye aklımdan geçiyordu. Camide bir saate yakın bekledim. İmam efendi ezan okumaya gelmedi. Sanıyorum izinliydi. Öğle namazını tek başıma eda edip hemen yandaki kilisede inceleme yaptım. Yola inip evlerin arasına daldım. O arada Zevzir ile görüştüm. Biliyorum çok özlemiş. "Sesini duymak bütün sıkıntılarımı alıyor" dedi. Uzun sohbetin ardından bir garip amcayla tanıştım. Aradığım adresi yine bulamadı. Kızıleseliden Bayram Ali Beyle telefonda görüştüm. O da başka köyde olduğunu söyledi.
Hasanalilerin en yaşlı insanının evini ararken yanıma birisi geldi. Selamlaştık. Aradığım evin sahibine birisinden selam getirdiğini söyledi. Aradığımız evin kapısında bekledik, evin arkasındaki arılığa baktık, kimse yok. Yanımdaki 85 yaşlarında olduğunu söylediği amcayla anayola sohbet ve muhabbeti koyulaştırarak indik. "Bu köyde 105 yaşında hasta biri var. Seni onunla tanıştırayım." diye bana büyük oğlunun mandırasının karşısında bir evi tarif etti. "Dur, sen bu saatlerde acıkmışındır" diye koluma girdi. "Aha şu ev bizim ev" dedi. Beni sündürdü yolun altına. Hanım teyze kapıda çamaşır seriyormuş. "Hanım, misafirimiz var." diye beni içeri aldı. Hoş beşten sonra teyze bize sıkma yapmak için kolları sıvadı. Çok geçmeden yağlı koyun peyniriyle yapılan 'sıkma' masaya kondu. Yanında hakiki bal ve tereyağıyla masayı donatan teyze daha çok yemem için ısrar ediyordu. Konuşmayı seven ev sahibi Halil İbrahim Gürsoy ile sohbeti koyulaştırdık. Üç saatten fazla konuşmuşuz. O arada büyük oğulları Ankara'dan bir misafirlerinin geldiğini söyleyerek misafir bayan ve oğluyla içeri girdiler. Tekrar çay demledi teyze. Biz, çay demlenesiye kadar Silifke tarafındaki satılık bir arsaya baktık. Gelince demli çaydan nasiplendik.
Beni Astım Mağarasının yolunda bırakan ağabey misafirleri Narlıkuyu yolunda indirdi. Astım Mağarasına kıvrım kıvrım dönerek indim. Sarkıtlar, loş ışıklar, rutubet arasında bu doğa harikasını yalnız başıma gezmenin garipliğiyle mağara toprağından ve kırılmış sarkıt parçalarından çantama kattım numune olması açısından. Mağaranın tek olumsuz yanı, Kültür ve Turizm Bakanlığının kültürümüzün unutulup ardından turizmin de unutulmakta olduğunu ilân edercesine ihmali mi nedir çözemedim. Yeteri kadar aydınlatma yapılmamış, yürürken nereye bastığımızı göremiyoruz. Mağaranın içinde takılan ateşlerde piknik cızbızı mı yapıldı, mangal sefası mı düzenlendi anlamış değilim. Biz, millet olarak heykellerin gözünü oyarız, başını koparırız. "Kadın heykellerin memelerini içinde altın gömülü, erkeklerin kafasında tarihi eser var" diye memeleri avuçlar, kafalarını koparırız. Bize bırakılan kültür ve medeniyeti böylece yok ederiz.
Düştüm yollara, Mersin'e doğru yük almaya giden Akdeniz'in açıklarındaki gemiye paralel. Yolun inişi yormadı, yine kahvaltılık lokantaların arasından geçerken. Narlıkuyu sapağında epey bekledim. Yanımda duran Silifke otobüsünün ikinci kapısından içeri attım kendimi. Arka koltukta oturan dolgun yüzlü benden genç gösteren adam: "Hoş geldiniz" dedi. Selamlaştık. "Öğretmen misiniz?" diye sordu. Adamın gözlerine baktım. "Daha önce tanış olduğumuz birisi mi?" tereddüdüyle "Evet" dedim. Silifkeli olduğunu söyledi. Eğitim öğretim konularını konuştuk. "Bitti, ikisi de bitti" dedi. "Karamsar olmayın!" deyince: "Benim hanım da öğretmen. Doğuda görev yapıyorduk, çatışmada yaralandım. Malulen emekli ettiler. Hanımın okulundaki arkadaşları gelip de; "Geçmiş olsun" demedikleri gibi sevinçten neredeyse oynamadıkları kalmış. Bizi kıskanıyorlardı. Bu öğretmenler çocuk yetiştirseler ne olur o çocuklardan? Altındaki arabnın modelini yükseltmek için daha fazla ders ücreti alma yarışındaki öğretmen arkadaşına çalış atma yarışında. Bu zihniyet, memleketi nereye götürür? İdealist öğretmenlerin sayısı çok az. Parsadanları, hortumcuları dağdaki çoban yetiştirmiyor. Hocam, ben biraz sonra Kızkalesi'ni geçince ineceğim. Kusura bakma başını ağrıttım. Böyle giderse bizden ne köy olur, ne kasaba. Yolunuz açık olsun.
Gittiğimiz yolun nasıl bir yol olduğunu sorgularken yol arkadaşım tebessüm ederek indi. "Mersin Mersin!" söylemiyle yolcu çağıran muavin kapıyı örtmeden yol kenarındaki GDO'su tahrip edilmiş haşlama mısır satan adamın tezgâhında: "Hayatı tespih yapmış sallıyormuşum" ezgisi çınlıyordu. Hayatı sallamaya çalışan genci de biz okuttuk. Okuttuk da ne oldu! Baştan sona bozuk sistemin içinde yoğrula cebelleşe Arpaçbahşiş'te indim. Yunus canın makasıyla temizlendi kafamın dışı.
Al işte saat 18.05.2014 gününe sarkmış. 17.05.2014. … ÖLMÜŞ

04.05.2014
HASTAYIM...
Hafta sonu, planladığım gibi neticelenmedi. Güya, cuma dahil Anzako'nun gözyaşlarının silindiği yere gidip inceleme yapacaktım. Hafta yorgunluğunun üstüne mevsimdeki kararsızlık beni çarptı. Elim kolum tutmaz oldu. Üç gündür aşiyanda üç sayfa dolusu konu yazamadım ve uyuşukluk içinde haftayı bitirdim.
Yatsı ezanı okunuyor ve ben yıkanıyorum bütün sıkıntılardan. Şu sivri sineklerin zulmü de cabası, yarına görelim nasıl bir gün beni karşılayacak. Seni yanımda sanıp da gecenin içine dalmak istiyorum hayallerimle sarmaş dolaş. 04.05.2014

20.04.2014
ZEYTİNLİK
Bir günü daha bitirmenin hüznüyle eve döndüm geç saatlerde. Gün boyu gece uyuyamamanın tedirginliği üzerimden bir türlü kalkıp gitmedi. Balkon zeytinliği beni bayağı uğraştırdı. Erdemlinin toprağı toprak değil, taştan müteşşekkil her yer. "Ekmeğini taştan çıkarır tabiri bu yörenin insanı için söylenmiş olsa gerek.
Her yer beyaz karışımlı taş ve say tabir edilen grili kayalardan oluşuyor.
NOT: Vay zalim bilgisayar vay! Yazdığım bu güzel günlüğü de hiç ettin. Balkon zeytinliği böylece güme gitti. Ne olur zeytinlerim gün yüzü görsün. Bu meyvelerde yetimlerin, öksüzlerin de hakkı olacak. Ne olur güzel Mevla'm, dileklerimi yerine getir. Gönlümden geçeni sen benden iyi bilirsin.

29.03.2014
GÜZEL GÜNLER GÖRELİM...
Olan olaylara, olacak olaylara birçoğumuzun aklının ermediği günleri yaşadık. Şu siyaset ne pislikleri önümüze serdi. "Siyaset şeytanın acı suyudur, o suda yıkanan iflah olmaz" sözü gerçekten de bu işe bulaşanların içinde iflah olanın çok az olduğunu gösteriyor.
Arabasına üç beş kuruşluk benzin koyduran ve kerhen katıldığı seçim konvoyundan bir yolunu bulup pırtan adam: "Yahu hoca, adamları aldattım. Koydurdum otuz liralık gaz, girdim konvoya. Yolda bir yolunu bulup saptım, doğru bizim partinin konvoyuna katıldım. Bir görecektin Tömük'teki kalabalığı. Ortalık mahşer yeri gibi kaynıyor. Öbürleri gitti Limonlu'ya, Tırtar'a doğru. En iyisi yolumuzu bulmak değil mi!"
Cibilliyetini tanımadığım bir başka adam da: "Başkan seçilecek adama telefon ettim, dedim ki sayın başkanım, yirmi oyum var sana feda olsun. Bizim oğlanlar size çalışıyor, malumunuz çocuklar işsiz, hani anlarsın ya, malum işsizlik. Kız da iş arıyor. Oylarımız size, merak etmeyin sayın başkanım." Bu cümleler yunmuş yıkanmışları. Hangi birini buraya yazayım. "Kim kazanırsa kazansın, seçilecek her başkan adayında telefonum var. Biri mecburen bizim kızı veya oğlanı işe koyacak. Koymasında bir göreyim, verdiğim oyları haram ederim. Anasına avradına basarım küfrü, görür gününü."
Bize ait demokrasinin ne ucube bir şey olduğunu bilmeyen kalmadı anlaşılan. Şu ekmek ne zorluklarla kazanılıyor, bu sözler çaresizliğin ve insan haysiyetinin yok olduğunun birer göstergesi değil mi!
Akşama kadar üç kuruşluk çıkarı için zalim zihniyetlilerin önünde üç yüz takla atan zavallı vatandaşım, bugün Mart'ın yirmi dokuzu, yarın kaderinde yazılanı okumak için yirmi dört saat bekle. Şu gece vakti yağan yağmurlar senin kurtuluşuna sebep olsun; dilekleriyle seni nice güzel günlere iş, aş, huzur, mutluluk, hayal ettiklerin ne varsa topyekün onlara kavuşmanı diliyorum. Umudunu yitirme, o senin ekmeğin, böreğin, sıkman... hadi afiyet olsun... MS. 29.03.2014

16.03.2014
BİRLİKTE OLABİLMEK
Haftasonu Erdemlinin dağlarında soluklanırken nemli, ılık bir hava ortamına kapıldık. Alacalı ineklerin mandıra tabir edilen yaylasında akşamın alacalığına kaldık. Telefonda bana iletilecek haberleri merak ediyordum. Uzun süre arılık mevkiinde yonta bildiğimiz kadar yonttuk kayaları.
Sevinçli bir haber ve canlarımın sesi bana dünyayı bağışladı. Kanadı kırık kırlangıcım bu iklimde niçin ilgi görmez, örselenir, aklım alası değil.
Tandırda pişen alacalı ineklerin sütünü bildik bir işlemle yoğurt çalmanın rahatlığıyla ancak oturabildim aşiyanıma.
Her gün birinin önünde bin takla atan insanların içinde ben mi ayrıksıyım, yoksa onlar mı düzene çekidüzen vermek istiyorlar? Akdeniz insanının sıcak kanlı ve sevecen tavrına yakışmayan bol küfürlü ve burada yazamayacağım gözlemlediğim yaşantılar beni ziyadesiyle üzüyor. Kiminle birlikte olacağımı şaşırmış vaziyetteyim. Leyli, sen buraya gelip de ne yapacaksın! Sen ait olduğun dünyada karalar üstüne karalar bağla, otur tek başına ağla. 16.03.2014

21.02.2014
KİRLİ DÜNYA
Adem Baba'nın yeryüzüne duhulünden sonra güzellikler üzerine kurulan güzelim ve kaos dolu dünyanın içine ve dışına etmenin yarışına girenler her cenahı kirletmeye devam ediyorlar. Aklı selim insanlar bu kirliliği hangi sabunla yıkarlar bilinmez. Benim bildiğim çare, önce güzel insan olmak ve insanların zulmü altında inleyen mazlumları çekip almak zalimin elinden.
Bu akşam Mersin ilinde nezih bir konferans izledim. Günü böylece güzel değerlendirdikten sonra canımın çekirdeği geç zaman vakitlerinde beni aradı. "Yeni Zelandalı Stefano'nun memleketi bize çok uzak çok" söylemiyle ona uygun görülen bir hayatın çekincelerini dillendirdim.
Yüce Mevla'dan güzellikler adına ne dilemişsem bunu gariplere, öksüzlere, yetimlere de nasip etsin. Amin. 21.02.2014

29.01.2014
ANKARA'DAYIM...
Karne tatili dolayısıyla eski mekânları, dostları, canlarımı ziyarete geldim. Canıma bağlı can eriğimin evinde misafir oldum. Göksu'ya nazır bir bahçede dostlarla çay içmeye fırsat olmadı.
Başkente gelinir de sanattan uzak kalınır mı! "Arşın Mal Alan" ve "Macbet'i" izledik. Yarın bir başka oyuna davetliyim ancak zamana sığdıramadığım Anzako ile uğraşmam gerekiyor. Ankara bana yetmeyecek zaman açısından. Dost ziyaretleri de ayrı bir telaş içeriyor.
"Zaman kısa ben yorgunum dostlar!" demişler. Ulaşamadığım arkadaşlarım beni bağışlasın. Bugün Celal kardeşim ve Düzgün Baba ile hasret gidermeye çalıştık, zaman yetmedi buna. Şimdilik bu kadar olsun ben Anzako'nun yanınagidiyorum dostlar. 29.01.2014

13.01.2014
DÖN GERİ BAK GERİ BAK
Bir mevzu olur hatırlarsın geçmişi. Bunu hatırlatmayı merak edenlerin sorularına muhatp olursun ve iyi niyetin merhamet nazarlarıyla ıslanır.
Günlerin üzerine birer sünger çekip bu günlere gelmedik mi? Rüyalarımda domuz gördüğüm dünün sabahında yine domuz tiyniyetli ve zihniyetli insancıkların istilasına uğradım. Nerede Allah'ı sömürmeye başlıyorsa bir kişi veya dişi oradan fersah fersah kaçasım geliyor. O'nu aramak için illa bir cami avlusu veya minber bulmaya gerek var mı ey Leyli! "Şimdi benim aklımı kurcalama" diye sitem ediyorsun, et ne olacak sanki! "Aklını çıkarları için kurnazlık pozuna bürüyenlerin içinde işim yok" diyorsan gel, ne duruyorsun, at kendini Arpaçbahşişin denizine. Çık kayalığın başına sana martılar yol gösterir denizin nerede kaç metre deninlikte olduğunu. Yaşadığın hayat tadından yenilmez vaziyetteyse sakın atma kendini. Yok, "balıklar daha vefalı" diyorsan tercih senin.
"Gel birlikte ağlayalım" diyorsan düşünmem lazım. Ben, kendi derdimin çaresini aramıyorum. Yedi milyar sayıya ulaşan insanların içinde kadre uğramışlar var, onların yanına gidiyorum. Sen tepinmene devam et, hayatı tesbih yapıp sallıyorsun ya. Salla bakalım kimin tesbihi daha iyi dönüyor şimal rüzgârında, görelim Leyli. 13.01.2014

07.01.2014
BU NE GÜZEL HABER
Yıllar önce öğretmen okulunda aynı sıraları paylaştığım ve bu mesleğin çilesini birlikte omuzladığımız güzel insanlardan birisi beni aradı. Hangi birini anlatsam geçmişin ne zaman yeter, ne de bu sayfalar dolar. Asuman'ın yakınları hakkında bilgi vermesinden sonra İsmail kardeşimin ölüm haberini tekrar yaşadım. Nevşehir Öğretmen Okulu'nun yıllar öncesindeki o hüzün dolu günleri gözlerimin önünde canlandı. Sınıfımızın en güzel insanlarından Avanoslu Kevser'in, misafirlikte ve sofra başında araması bana dünyaları bağışlamaya bedel oldu. Avanos'un taş köprüsü, asma köprüsü beni Kızılırmak üzerinde salladı saatlerdir.
Aranıp sorulmak ne denli güzel bunu yaşayan bilir ey Leyli, sen ne bilirsin yürekten dökülen sevince boğulmuş hüznü.
Ben, akşamın karanlığında Anzako'nun yanında, onunla Mağosa zindanlarındayım. Sen yine ne bileceksin o zindanlarda neler çektiğimi.
Yarın ola hayrola dersem inan buna. "Beni yalnız ve sevgisiz bırakma!" diye niyazda bulunan yürek ne zaman dirilir, bu dirilişe kim vesile olur bekle gör hadi bakalım.. 07.01. 2014

01.01.2014
GİTTİ GİDİYOR...
Bir yılı daha yalanla, dolanla, hırsızlığın ayyuka çıktığı iğrenilecek günleri yaşaya yaşaya bitirdik. Bugünlerin bir daha gelmemesi için geri dönüp bakmak istemiyorum.
Küfürlerin içinde, yere basacak hâlimin kalmadığı iğrenç günlere sığınacak zaman dilimini benden yana kim çevirir; kim güzellikler adına muştular sunar bilemem. Yarınların bugünden daha iyi olacağını sanmıyorum. Her geçen gün bir öncekini aratıyor. Ben mi yanlış algılıyorum yaşanan çirkeflikleri yoksa perdenin arkasında yaşanılacak güzel günler var da bana mı uzak o günler!
2014'ün ilk gününde Çeşmeli'ye bir dostu ziyarete gittik. Yüz dönümlük bir bahçede her türlü meyve ağacının olduğu yerde Allah'ın büyüklüğünü daha yakından gördüm. Alnımı secdeye koyup O'nun büyüklüğü karşısında ağlamak istedim. Bahçeye bakan dostun iki özürlü çocuğu yüreğimi dağladı ateş düşürüp içime.
Tezatlar içine yuvarlandığım Erdemlinin kuytu yerlerinde kim ne bilsin gözyaşlarımın nereye doğru damladığını!
Sevgisiz bir dünyada, sevgililerin günlük telaşı içine düşmekten korkar oldum ey Leyli. Gafletten uyanmak istemeyen gözlerim güzellikleri yaşasın yarınki yılda. "Bu dileği bütün insanlar için seslendirmek gerek" düşüncesiyle Anzako'nun Kıbrıs Üsare Kampı'nda çektiği acıyı gözlemliyorum.
Yarınlar, sevgisiz ve yalnız kalmışlara mutluluk sunsun. GELDİ GELİYOR 2014...

23.12.2013
DOLAPLAR...
Bugünün yorgunluğunu atmak için öğrencilerimle yolüstü sohbet ettik. "Şu son günlende bayağı durgunlaştın hocam! Sizde garip duygular sezilir oldu." sözleri elbette dünyanın ve ülkemin yaşadığı gariplikler karşısında garip olunmaz da ne olunur!
Yapılan zulümler karşısında zil takıp oynayan olmak bana yakışmaz elbette. Canımın Çeçirdeği'nin sesini duyup kendime geldim onca çelişkilerin içerisinde. Bu adak can, sizin yolunuza binlerce feda olsun.
Ülkemin atlattığı ya da atlatmakta olduğu badireler, dolaplar karşısında dolap çeviremeyen dolapdan habersiz masumlar hepinizin adına dolapları kırmak istiyorum.
Mobilya bölümünün dört öğrencisiyle aşiyana yeni teşrif eden altı bölümden oluşan dolabın montesini yaptık. Yapılan işin hilesiz olması arzu ettiğim ve olması gerekeni hayal ettiğim ülkemde hatasız ve ayıpsız iş yapan esnafı mumla arar oldum. Elin gavuru kendi vatandaşını kandırmıyor ki başkasını kündeye getirmek için fırsat kollasın! Türkiye'de yapılan bütün işler hatalı ve alıcıyı kandırma mantığı üzerine kurulmuş. Az emek ve masrafla çok kazanma hırsını düstur edenler benim vatandaşım olamaz.
Dönen dolaplardan ne farkı var eve monte edilen dolabın! Ülkemin menteşeleri gevşemiş, halk tabiriyle "tırık" tutmuyor. Şu güzel dünyada(!), güzel bir hayat yaşamak elbette hepimizin arzusu ve hakkı olmalı. Dolapların gözüne ne koyacağımızı şaşırdık. Ayakkabı bulamadım ayağıma göre, kaliteli ayakkabılar kırk numaradan başlıyor, ben otuzdokuz giyiyorum. Anla ki bu ayak dolapların ölçüsüne uygun değil. Kapları da uygun olmaz dolabın içine koymaya. Eyvah sevgili günlüğüm, vatan elden gidiyor mu, gitti mi? Var sen hesap et gayrı... MS. 23.12.2013

21.12.2013
TUZLAR...
Tarihin çeşitli zaman dilimlerinde ta Adem ile Havva'dan hemen sonra başlayan süreci irdelersek bugünden pek farklı olmadığını görürüz.
İnsan gönlü ve aklı hep iyi ve güzelden yana kurgulanmış; gel gör ki bu çarkı tersine döndermek isteyen zihniyetin zalimleri hep mazlumun sırtında boza pişirmiş.
Yeryüzünde insandan daha vahşi bir varlığın olmadığını hep söylemişimdir. "Yok canım!" diye itiraz eden andavallılara etrafına bakmasını ve yapılan yanlışları görmesini söylememe rağmen enaniyetleri icabı bu sözün üzerinde durmadan es geçiyorlardı. Görmek için göz olmalı, anlamak için öz olmalı, doğruyu söylemek için söz olmalı.
Sevgili günlüğüm,
.... KOKMAK ÜZERE... Ne demek istediğimi başkaları anlamasın varsın. Bizim Leyli ne gün uyanır, uyanır da al yastığa dayanır! Mevla kerim diyelim, kokmakta olan tuzun üstüne Himalaya Tuzu bulursak serpelim. MS 21.12.2013 ERDEMLİ / MERSİN / TÜRKİYE /KAHPE DÜNYA.

17.12.2013
Kokuşan Dünya
Etrafımıza bakınca hiç bir ülkede kamil manada huzur ve mutluluğu kurulmuş olarak göremiyorum. Kokmaya yüz tutmuş balığın başıyla kıçı arasında kalan yer yenir vaziyette değil ki elle tutulup koklansın.
Hormonlaşan dünya görüşleri, kiraya verilmiş akıllar, balığın kıçını koklamak istemez. Çünki o taze havyarlarla, İsveç somonlarıyla besleniyor. Bizim hamsiyi göstermelik olarak yiyor gözükmesine bakmayın siz. Boğaza nazır villasında İngiliz viskisini, Fransız şarabını, Alman birasını yudumlarken Erdemlili evinden kovulmuş kadının gözyaşlarının nereye aktığını mı düşünecek.
Okula giderken cebindeki öğle yemeğinin parasını, üzerinde; "Sigara içmek insanı güldürür." yazısını okuyan benim garip çocuklarım dumana verirken villasındaki nargile fokurtadana ne kadar özense de o tadı bulamayacağını bir hesap etse kurtuldu sayarım o yiğit bozması gencimi.
Bugün, aklıma ziyan verecek ahlaksızlıkların ortasında kalmadan aşiyanıma düşmenin rahatlığını yaşamak istedim. Haberlerdeki iğrençlikler ayrı bir acının yüreğime düğüm atmasını hızlandırdı, ne yapayım. Yaşadığım çetrefilliğin hangi birini dillendireceğimi şaşırdım ey sevgili günlük. Sen anlıyor ve ne demek istediğimi kendi formatında şifreliyorsun. Her şey ikimizin arasında kalsın, başka kullar, kıllar anlamasın birlikteliğimizi, Leyli bir başka rüyanın içinde kıvransın. Kokuşan dünyanın pisliği üzerimize bulaşmadan onu temizlemenin cehdi ve samimi gayreti içinde olalım vesselam. 17.12.2013

30.11.2013
SULAR DURULUR
Hafta sonu sınav kâğıtlarını okudum, yoruldum. Bizim Yunus; "Hocam hani sahile inecektik!" uyarısıyla kapıda beni beklermiş.
Kendini beğenenlerin arasından geçip lojman dışına çıktık. "Bugün kimin yaş günü?" uyarısında bulunan mahalle kadınlarının yaşıyla kurusunun arasında kalmanın tedirginliğiyle hızlı bir tempo tutturup eski mahallenin dar sokaklarından geçtik MTS yolunda geçen yıl ayağımı rahatsız eden terliğin hazin hikâyesini anlattı Yunus can. Biraz ileride denizin uğultuları bizi karşıladı. Şu deniz hükmü neyse onu işleyecek, kâh kuduracak, kâh susacak. Sahil boyu yaz günlerini aramadım desem hakikate hilaf olur.
"Ülkemin üzerine musallat olan karabulutların suları da durulur be!" düşüncesiyle eve dönüşümüzde bizi Arpaçbahşiş Belediyesinin önünden aldılar. Bir hafta önce tanıştığımız ezeli akrabalarımın evine misafirliğe gittik. Mara Balı'nın ikrami bir başka tabi. Sofradaki sele zeytinini cebine koy, kuru üzüm gibi ye babam ye. Evin küçük kızı Seher sen o kendinden büyük aklınla bin yaşa emi.
Aşiyana gelmek istemedim, o sevimli, zeki, kahkahayla yoğurulmuş sevimli Seher, biz hangi seherde uyanacağımızı şaşırdık Seher, şaşırdık. Seni güzel yaratan Mevla bize akıl, izan, dirlik, düzen nasip etsin. Üzerimizden kara bulutlar dağılıp gitsin Seher. Sizin kaderiniz bizden katmerleşerek daha güzel olsun, mutluluğu yudum yudum tadasın Seher.
Ben şimdi iğde yiyiyorum bilgisayarın başında, sen yaramazlığına devam et bakalım. Yarın okula başlayınca görürsün dünyanın kaç köşe olduğunu, köşeleri kimlerin tuttuğunu! Doğduğuna pişman olmayacağın güzel bir dünyanın kurulması için sana ve senin gibi güzel insanların iyiliğine ellerimi semaya açıp dua ediyorum. Bu perişan kulun duası yerini bulursa sen de mutlu ol, umutlu ol yarınlar üzerine. Hoş lal, hoşca kal küçük Seher, güzel Seher. 30.11.2013

24.11.2013
GÜNÜNÜZ KUTLU ve MUTLU...
Yılları mevsimlere, mevsimleri aylara, ayları günler paylaştırıp bölmüşler ki "insanları oyalıyalım, kendi istikametimiz doğrultusunda kovalayalım" düşüncesiyle oyalamışlar insanlar konuşmayı öğrendikleri günden beri. Çağdaş akıllılar da kapitalizmin çarkında biz avanakları döndürürken günleri kısaltarak bölmüşler. "Yeryüzünde benim günüm yok" diyen bir grup var mı, varsa bana iletin de cehlimiz telafi edilmiş olsun.
Şu öğretmenler günü kutlamasına bir diyeceğimiz yok. İsteyen sendika kendi düşünceleri doğrultusunda bugünü kutlar veya tepki kor. Ben kendi görüşümü ortaya koymaya çalışırsam; benim günüm değil bugün. Bir öğretmene ilk göreve başladığım günkü değer verilmiyorsa ve bu meslek ayağa düşmüşse ben neyin gününü, neyin bayramını kutlayım, coşayım sevinçten! Defter, kalem parası bulamayan öğrencilerim var. Servis parasını komşusundan almak için dört büklüm olan velilerin çektiği sıkıntıyı az çok biliyorum. Okuttuğum öğrencilerim kadar maddi bir gelirim yoksa, sınıflarda can ve şeref emniyetim Allah'a emanetse! Meslektaşlarımla kaderde, tasada bir araya gelemiyorsak varın siz kutlayın benim kutlayamadığım öğretmenler gününü. ...OLSUN emekçi ve yemekçi meslektaşlarım. 24 Kasım 2013 ERDEMLİ /MERSİN

20.11.2013
HAYATI ZİNDAN EDEN ÇARK
Her gün bir başka günü aratır oldu ülkemdeki işleri kendi hesabına yontanlar. Antenleri kendi kanallarına ayarlanmış sistemin sahip ve sahibeleri kendilerini dev aynasında görmeye alışalı pireler gibi gece karanlığında mazlumun kanını emip canını nasıl alırız kaygısındalar. "Hoşgişi geçmek" derler bizim oralarda böyle başkasına yaranmak için alçaklık yapanlara. Eh ne yaparsın insanlıktan nasiplenmek istemeyen nasipsizlere karşı! Acı katınca sofralarımıza, engel koyunca postalarımıza günleri gün olsun o nasipsizlerin ey Leyli'm. Biz, onların verdiği zehri nar şurubu gibi içelim. Dost olsun da zehir sunsun elimize, içeriz şerbet diye. Bir başka zalimin çarkında çevrilmeden aşiyanımıza hırsızlar girmek üzereyken kovalamanın zevkini sen mi yaşarsın, ben mi var hesap et... 20.11.2013

13.11.2013
BU DA...
Kıskançlık girdabından çıkamayan zavallıların hışmına uğramaktan yüce Allah'a sığınıyorum. Onun yarattıkları zavallı kulların belasından yine ona iltica ediyorum. ... GEÇER SERDENGEÇTİ, BU DA GELİR BU DA GEÇER. 13.11.2013

07.11.2013
KIRLANGIÇ'IM UÇUYOR
Ankara'da sarıp sarmaladığım Kırlangıç'ım havalandı, uçtu ta uzaklara. Ankara yollarına çıktı, yolu açık, bahtı ak ola. O, yine bir dostun, sevgilinin ellerinde yaralarını sardıracak; merhamet nazarıyla bakılacak, sevgiyle büyütülecek. 07.11.2013

06.11.2013
Akşamın vakti geçti
Ders çıkışından önce kendini dev aynasında gören zavallı yaratıkların aczine gel de gülme, beğenilmeyenler kendi çıkarları doğrultusunda boru öttürmediklerinden naşi önüne geleni tefe koyup oynatmak yarışışına girmişler. Onlar elbette teflerinin önünde oynayacak bir palyoço bulurlar. Sen, zalimin zulmüne katılma, paçavra gibi sağa sola satılma ey dost. Çetinkaya akşamlarında bir başka akşamın koynuna girip de ne yapacaksın, kuşlar erken yatar erken uyanır. Sen, yarınlar üzerine kurduğun düşleri gerçekleştirmek için uyuma! 06.11.2013

30.10.2013
YORGUNLUK...
Beden ve gönül, bu ikisi birbirinden ayrılır mı Leyli! Gönlü harap olmuşun bedeni işlevi ne kadar muhkem olur var hesap et... 30.10.2013

28.10.2013
SAVUNMA MEKANIZMASI
Sebebi bence malum bir iihmalin sonunda elime bir yazı tutuşturdular. Ne nöbetin, ne muhabbetin tadı kaldı. Mekanızmayı işletenlere söyleyecek sözüm olsa gerek. Bekle gör ve farklı bir muhabbete doğru yol al, yolları bağlanan meçhul adam. 28.10.3013

25.10.2013
UZUN İNCE...
Mersin ilinin markaları bu güzel vücuda kılıf olsun düşüncesiyle yollara düştüm öğle gününün cumasına doğru kulaç atarak. Dünya markaları Mersin'e toplanmış. Hangi birine cazibe noktasında yaklaşacağımı şaşırdım dersem yerinde olur. İkindi sularına kadar oyalandım. Cuma'nın hazzını Pozcu camisinde uğurlayınca tekrar bir tantuni ziyafetinin tam orta yerinde, limon bahçelerinin içinde gel de o nezih sofraya oturma!
Uzun söze ne hacet şu ölçüye uymayan ayaklarım ve bana emanet olarak verilen vücudumun garipliği hangi ölçüye vurulacak şaşırdım doğrusu. Meskoop dolmuşları otuz kilometre yolu sanki otuz saatte yol alıyor. Kargıpınarı'nın ışıklarında bizim Reis'in çağrısı zamansız da olsa hatırlamaya değerdi. Nerede olduğumu sordu. Bulunduğum yerde inmemin önemli olduğunu hatırlattı. Tarif edilen yere vardım. Uzun Mehmet ve dostları beni bekler buldum. Sarmaş dolaş olduğum insanlar Torosların bağrında Türkmenliğin pınarından içmiş, kendinden geçmiş dostlardı. Onlarla yakın sohbetin içine daldık. Bir mecliste edeb erkan olur da muhabbete doyulur mu? Çiğ köftelerin acılığı tam kıvamındaydı. Bizimki de sıra gecelerini aratmadı doğrusu, çalıp söyledik. Şair ve yazar dostların Bozlak havalarıyla Kesik Çayır muhabbeti ve hüzün damlalarıyla yoğrulmuş türküler silip süpürürken gamı kederi daha da kıvrım kıvrım dolanan hasretin içine yuvarladı bizi.
Uzun Mehmet ağabey gibi değerlerimizin unutulmasına gönlüm razı değil. Bizim ne devlet politikamızın, -ne de bazı yerel yönetimler hariç- yetkililerin kültür diye bir derdi kalmadığına göre oturup ağlamanın, karaları bağlamanın sırası şimdi. Aşıkların sazı ellerinden düşmesin, yoksa gözyaşlarımızın pınarları kurur. Uçkuruyla midesi arasına sıkışan kafaların sahipleri, siz ot gibi çöp gibi yaşamaya devam edin. Toprak altında bekleyen böcekler, bir gün sizi merasimle bekleyecekler. Onların da düğünü kurulsun, çalsın söylesinler.
Mersinin serin havası, Tömük yolunda sardı sarmaladı beni. Çıkacak Yolu'ndan merkez camiini selamlayıp indik aşağılara. Motorsikletin dokundurduğu hava her yanımı kavurdu. Aşiyanıma zor attım kendimi. Bu günü böyle değerlendirdik, şifresi bozulan dünyanın kulpu elimizde kalmasın, onu başkaları bir yere götürecek. ms. 25.10.2013

23.10.2013
KIRLANGIÇIM
Bir emanet tufanı yüklediğim edebten uzak, edebsiz dünyanın edebden nasiplenememiş Silifkelilerinden kırlangıcımı kurtarmanın derin üzüntü ve hazzını yaşamak beni bir haylı üzecek de olsa aşiyanımda hüznüme bürünüp dertleşeceğim bensiz geçen günlerde kimin elinde örselendiğini.
Korkuyorum insanlardan bir gün üzerimize zulüm tufanıyla bineceklerinden. 'İlle edep ille edep' diye boşa denmemiş. Uzun söze ne hacet... 23.10.2013

09.10.2013
AH!
Bu kelimenin ne anlam ifade ettiğini bilene, bildiğinin farkında olana, karşısındakinin ahını hissedene ne mutlu... MS. 09.10.2013

06.10.2013
yeşilin güzelliği
Güya Yunus ile ders çalışacaktık. Noksan konularım var hocam bana o konuları anlatır mısın? demişti. Öğle saatini geçe, "Erdemli'de işin var hocam" diye kaşla göz arasında elimizden uçtu.
Biz de delikanlı Emre ile Yeşildere'nin yeşilliğine büründük. Mübarek zeytin ağaçlarının yükünü hafiflettik. Bu ağaçlara sarılıp ağladığım İzmir'in Menderes ilçesi aklıma düştü. Mevla bunu sevinçlere vesile kılsın temennisiyle nar ağaçlarından nar topladım. Tadından yarılan meyveler yerlerde zibil vaziyette yatıyor. Bu güzel nimetlere nail olamayan kullar siz neyin hasretini çektiğinizi bir bilseniz dünya daha güzel olurdu. Zeytinlik Mahallesini şöyle yukarıdan bir tarassut etmeden Karapınar'ın soğuk sularıyla sulandık. Say üstüne kurulmuş toprağa hasret ağaçların bu denli güzel meyve vermesi doğrusu garibime gitti. Eh bugün çalışma günü ya kaybedilenleri kayıp çantasına koyup kendimi biber bahçesinde buldum. Hoş olmayan lakapla anılan yakın komşumuzun bahçesinde daha yakın komşumun düldülüyle gitmiştik. İş onların, aş onların benimki de toprağın nimetlerini gözlemek olduğu için bir büyük bidonu da ben doldurdum. Biberin her çeşidiyle. Ağızların tadı ne ile kaim olur, gel de bunun hesabını kitabını yap. Hey Leyli sen ne bilirsin neyin kimden, ne kadar, nasıl uzak ya da yakın olduğunu! Yorgunluk ve hasret yakamıza yapışalı kaç asır geçti farkında mısın? 06. 10. 2013

04.10.2013
TEL...
Bazı kelimelerin anlamı kişiye göre değişse bile ortak paydalı olanların az çok ne hissettirdikleri anlaşılır. Evvelki gün ve dünden beri keserlerin yonttuğu gönlümün bam teli titredi.
Gönlü harap olanların çektiği ne varsa gönül gözü açık olanlar anlarmış. Anlayana ne mutlu. 04.10.2013

01.10.2013
ADAMINI BUL ADAMINI
Şu köhnemeye yüz tutmuş adi dünyada adamını veya madamını bulamayan garip bir eve misafir olduk. Bu evin kızlarından sonuncusu böbrek yetmezliğinden ölümle pençeleşiyor. Büyük ablası böbreğinin birisini bağışlasa kız kurtulacak. Babası böbreğinin birisini kızına vermemek için evden kaçmış. (Zaten ayrı yaşıyorlardı.) Bu da farklı bir ironi. Erdemli hastahanesinde madam ve adam bulamayan çaresiz, mahsun Leyla, sabahın ayazında Mersin yollarına düştü elinde yeşil kartıyla diyaliz makinasına bağlanıp sağlık soluklanacak... Kahrolası kahpe dünyanın kahpeliklere bürünmüş kahpeleri bu mazlumun ahı sizi bir gün alevleri içine alacak. Aklım çelişkiler içinde ne yapacağımı şaşırdım... 01.10.2013

28.09.2013
DENİZE DALAYIM MI...
Hava güzeldi Erdemli'de. "Hafta sonu yorgunluğunu üzerimizden atalım" düşüncesiyle Yunus'un motorsikltiyle sahile indik. "Kumsalda oturacak yer bulamadığımız günler nereye gitmiş!" hayretiyle daldık denize. Deniz güzel ve sıcaktı. Magandaların sırra kadem basması ne hoş olmuş doğrusu. Yine bilgisayarın azizliğine uğradım. Yazdığım günlüğü kaydetmeden kaybetti. Yuh olsun bu densizliğe.

22.09.2013
GÜNLERE...
Zaman kavramı bazı insanlarda malesef gelişmemiş. "Zaman bir türlü geçmiyor, bıktım iyice!" hayıflanmasıyla ona kıymet arzedilen şu kutsal zamanı çarçur ederler de aklım bir türlü almaz bu aymaz yaratıkların düşüncelerine.
Bana 24 saat yetmiyor. Bu dünyaya bir daha dönmek kabil olmadığı için hani "Hayatı dolu dolu yaşamak istiyorum" diyenler gibi düşünmüyorum. Bir taş üstüne bir başka taş koymak ne güzel olur. "Eyvah, ne zaman bitecek bu çalışmalarım! Yazmam gereken çok konu var ya Hu! Şu emanetini biraz ertele" demeye yüzüm yok. O, işin en güzelini biliyor. Hikmetinden sual olmaz. MS. 22.09.2013

16.09.2013
DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK
Yeni bir eğitim ve öğretim yılına başlamanın heyecanını gönlümüzün en hassas yerinde hissediyoruz. Geçen yılki eğitim sonunda dünya sulhuna büyük katkıda bulunduk. Kanser illetine çareyi hâlletmek üzereyken okullar erken tatil oldu.
Bu yıl da Merih'e, Neptün'e ayak basmak üzere dünya çapındaki asronotlarımızı fırlatacağız. Gidip gelsinler ki dost düşman bilsin nasıl gidiliyormuş kimsenin gidemediği yerlere. Komşularıyla yağlı ballı olmanın hazzını kim çıkarıyor cümle âlem görsün.
Açların karnı nasıl doyuyor, sahipsizler kimsesizlerin kimsesi sayesinde yarınından ne kadar emin bilinsin diye "Daha dün annemizin kollarında uyurken, aniden nasılda büyüdük de kimsenin haberi olmadı!" kaygısıyla okullara doluştuk. Etrafa gülücükler dağıtarak yasak savmanın en hassas yerinde vur patlasın, çal oynasın düşüncesiyle nice güzel günler yaşamak için "yollara düştüm ben ben" diye şarkılar teranesiyle mutluluğu yudumlamak isteyenlerin kulakları çınlasın beyler, bayanlar. Cılalı masalarda vatan hayinleri yetiştirmenin azmi ve cezmiyle ellerini ovuşturanlar gözünüz çıksın emi.
"Beyler! Vatan elden gidiyor, gımılda gülüm gımılda, kendine gel yoksa seni olman gereken yere getirirler" düstüruyla yollara çıkanlar sesiniz soluğunuz ne kadar çıkacak bu tınıyı dinlemeye kulaklarınız açık, yüreğiniz sıcacık mı? "Türküm, doğruyum, çalışkanım" diyen yavrular bu sözünde kaç yaşına ve nereye kadar sadık ve daim olacaklar?
Beni fazla konuşturma günlüğüm, içim dışıma sığmıyor bu eğitim ve öğretim yılının başında! MS 16. 09. 2013

11.09.2013
AKIL
Delilerin akıllandığı bir çare yolu, bir çözüm yeri kuruluncaya kadar ben bu melankoli dünyasında başım dönmeye, olan aklınım karıncalanmsına devam edeceğim dostlar.
Allah'ın insana bahşettiği en büyük hazinenin bu kadar talan edilmemesi ne güzel olacak! Evvel akıllıların başımızda boza pişirdiği günler gitsin de geri gelmesin. (Amin) MS 11. 09.2013

07.09.2013
GEH BİLİ BİLİ...
Uzun süre buralardan ayrı kalmanın yalnızlığını yaşadım. Bir güzel olaya şahitlik yaptım ki bu benim ömrümde bir ilkti. Canımın yakutu bizden uzak kaldı, onu güzel günlerin içine sevgiyle, muhabbetle uğurladık. Araya ramazan girdi, bayram oldu. Ben her ne hikmetse bu bayram kavramını da bayram anlayışını da sevmiyorum.

28.06.2013
VEYL KONYALIYA
Bir telaşın ardından Konya'ya yolum düştü. YHT treni beni aldı götürdü o mübarek topraklara. Şehri şöyle bir tarassut ettikten sonra "Mevlana Hazretlerinin yaşadığı ve Şemş ile halvet yerini ziyaret edeyim" düşüncesiyle önüme çıkan -genelde- yaşlılara; "Konyalı mısınız?" sorusundan sonra; "Evet" cevabıyla "Mevlana'nın yaşadığı evin yerini bana tarif eder misiniz?" diye sordum. Hiç biri de o büyük insanın nerede yaşadığını bilemedi. İşin garibi bir yaşlı adam (tuvalet bekçisi) ne dese beğenirsiniz! "Mevlana, Konya'da mı yaşamış!" demesin mi? Daha sonra eski bir kütüphaneye yolum düştü, hemen Mevlana'nın yakınlarında. Görevli genç beni müdürün odasına götürdü. Divanı Kebir'in, Mesnevi'nin bilgisayar ortamında hazırlanmış birer suretinin elde edebileceğimin mümkünatını sordum. olumsuz cevap verdiler. Onlara da Mevlana'nın yaşadığı evin yerini sormak mecburiyetinde kaldım. "Kesin bilemiyoruz" dediler. Mevlana'yı ve şair Şemi'yi ziyaret ettikten sonra aşkın kanıyla damıtıldığı Şemş hazretlerinin ziyaretinde bulundum. Ordan hiç ayrılmak istemedim. Onların sevgisi, anlaşılmazlığı, bütün gariplikleri üzerime yıgdı melul mahsun Alattin tepesini teğet geçerek Sadrettin Konevi'yi buldum. Halleştik, konuştuk aymaz, densiz Konyalılara inat. Ver elini Ankara, ver ki ellerimiz dostluk ve samimiyetle buluşsun. Hey dost, hey Leyli'm kal sağlıcakla. 27.06.2013

25.06.2013
BU NE GÜZELLİK
Yeni bir hayatın başlangıcına şahitlik yaptım. Çağdaş uygulamaların bütününü en güzel şekilde uygulayacak yeni bir bilgisayarım oldu. Ankara, bıraktığım gibi kalmamış, doğrusu binalarıyla, zinalarıyla ayyuka çıkmış. Henüz kendime gelemedim, Hacettepe'nin hacet taşları kaldırılalı bende tad mı kaldı! Bir yeni dünyanın kapısını aralamak istiyorum da kim bu kapıdan destur ister ne bileyim. Türk Ocağı'nın genel merkezinde başlatılan "Kuşlukta Yazarlar ve "Bala Çocuk" topluluğunun etkinliğine katıldım çarşamba günlerinde. Burada nadide insanlar sanat konuşuyor, edebiyatın içine dalıp gidiyorlar. "Bir Aşk Masalı" romanımı da bu güzide insanlarla konuşmuştuk. Nasip olursa yine onların toplantılarına katılacağım. Görelim Mevla ne eyler, neylerse güzel eyler. 25.06.2013

12.06.2013
DENİZİN KANI...
Bir ay önce deniz mevsimini açanları görmüştüm rıhtımda martılarla konuşurken. Zamanı geldi denizle hemhâl olmanın. Bugün aynı yolu izleyerek kirletilmiş kumsalın üzerinde, "Biz bu kafayla gidersek adam olmayız" sözüyle cebelleşerek baktım denize. O, benim ne dediğimi anlıyordu. İki ayaklı insan müsveddelerinin kirlettiği -sahilin bulunduğum yerinde- kirleri temizledim.
Saldım üzerine kendimi, dışarı çıkmak ne zor öyle! Bu maviliklerin içinde sonsuz yolculuğa çıkmak ne güzel olur. Ne güzel olmaz mı kumsallarımız da tarutaze tertemiz olsa. "Biz adam olmalıyız" temennisiyle çıktım kumsala. Hayvanlar bile kısa sürede eğitiliyor, bizim magandalara örnek teşkil ediyor da ya ne demeli iki ayaklı yaratıklara! Kafam iyice dağıldı, sen bari anla beni günlüğüm. Yarın bir başka diyara yolculuk başlayacak. Yollar bizi bir çıkmaza götürmeden ahsan veçhile canlara, dostlara kavuşmak ne güzel olacak. Gelin insan olalım, işi kolay kılalım. M.S. 12.06.2013

09.06.2013
DENİZE DALAYIM MI...
"Hafta sonu yorgunluğunu ve bir öğretim yılının arta kalanını üzerimden atayım" düşüncesiyle sahile indim. Deniz durgundu ben varasıya.
Atlama yerine oturmadan ayaklarımı hırcınlaşmakta olan suya soktum. Ilımandı sular. Denizliğimi giymeden geldiğime hayıflandım. Atlama yerine oturdum. Bir martı yanıma gelerek beni selamladı. "Birlikte çok uzaklara gidelim" diye teklifte bulundu. Benim kırık kanatlarım ona eş olamayacağını bildiğim için bu teklifi kabul edemedim. O, yine sahil boyu batıya doğru süzüldü. O, gitti ben gittim bir meçhulün ardı sıra. Aşiyanım eski özelliğini her gün kaybetmekte. Yol boyu insanlara tebessümümü eksik etmeden selamladım. Karapınarın hırçın suları kanal boyu aktı, ben o suları takip ederek nizamiye kapısından girdim. Şu bilgisayar işimi artık göremez duruma düştü. Bilinmeyen bir kanaldan mikrop kapmış, hangi ilaçla tedavi edeceğim belli değil. Ayrıca benim yüküm ağır, bu yükü çekecek kapasitede değil. "Hele dur bakalım" tesellisiyle avunuyorum. Denize dalmanın sırası, sonsuza kadar olmanın sırası geldi de geçiyor bile. 09.06.2013

03.06.2013
ÇAMLIĞIN DÜZLÜĞÜNDE
Yerler, gökler bizi çağırdı Erdemli çamlığına. 25. yılı kutlanan Türkmen Şöleni’ne beni de davet ettiler. Göktuğlar açılmış, kösler vurulmak üzere. Sandım ki Ergenekon düzlüğündeyim. Yörük ağaları milli kıyafetleriyle meydanda boy gösterince üzerimdeki elbiseye ne kadar yabancı olduğum meydana çıktı. Yörük çadırları o yörenin özelliğine göre dokunmuş ve kurulmuş. Dünya Yörükleri bu meydanda. Kendimi gurbetten ziyade yakınlarımın yanında hissettim. “Şehitler ölmez, bayrak inmez.” sözleri yeri göğü inletiyordu. Bir karasinek, kitaplarımın üzerinde dolaştı. Biraz sonra bir küçük kız; “Bunlar kaç lira?” diye sordu. İlk okuyucum, Zeynep ve kardeşi Bera’ya kitap imzaladım. Tanımadığım ve milli şiirler yazdığını söyleyen bir garip yanıma yaklaştı, kitabını incelemem için gözlerime baktı. Vaktimin olmadığını ve buranın da yersiz olduğunu söyledim. Bir söz tok ve gür çıkarken: “Çamlığa sahip çıkın!” uyarısında bulundu. Davul ve zurna eşliğinde millet hem eğleniyor, hem de öbür ellerindeki milli yiyeceklerden olan ‘sıkma’yı ısırıyordu. Yanımızdaki çadırda yayık ayranı ve ‘bici bici’ satanlarla tanışmak ve ‘karsambaçlarıyla’ serinlemek fırsatını bulamadım. Ozanlar çalıp söyledi, ardından mehter tekrar ortalığa coşkuyu, heyecanı karıp karmaladı. Kendini Ulubatlı Hasan sananların yüreği meydana sığmıyordu. Osman Paşa, kılıç kuşanmış, Plevne kalesinden Erdemli’ye bakıyordu. Bakışları Toroslar gibi dik, gönülleri Akdeniz gibi yumuşak yiğitler meydanda, Kur’an okunmaya başlayınca ortalık sütliman oldu. Önce saygı duruşu, akabinde Akdeniz’i çınlatan İstiklâl Marşımızın okunması içimizi yıkadı, serinletti. “Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü günü hatırladık. Tülay alkışlarla sahne aldı. Ellerinde sıkmasıyla alkış tutanları beğenmeyen Tülay Hanım daha çok alkış istediğini kendi belirtti. Tarsus Belediyesinin Başkanı bizim çadıra da uğradı. Konuştuk, kitapları inceledi. Tülay’ın; “Şafak söktü yine sunam uyanmaz, / Hasret çeken gönül derde dayanmaz.” sözleri başka dünyalara götürdü bizleri. “Yavru şahin gibi boynun eğersin.” Tülay ablam, bu bozlağı söylemesen olmaz mı! “Gesi Dağları’nda kimin kaç top gülü var, kim saydı bağlardaki gülleri? Gül kaygısı olmayan alın terinin azizliğini ne bilsin? Kitapları inceleyen bir genç adam uzandı, “Kudus Yüzlü Leyla” romanına baktı. Hızlıca masanın üzerine bıraktı. “Siz kitap okumayın, başkaları okusun, efendiniz olsun ve başınızda boza pişirsin” deyince; “biz, kapitalizmin değirmenine su taşıyoruz” sitemiyle gülmeye çalıştı. Diğer elindeki sıkmayı daha da sıkarak yanımdan ayrıldı. Efendi olmaya özenmeyen gencin ardından bakamadım. Slogan milliyetçiliğini dilinden düşürmeyen sıkmalı gençler, tezgâhların önünde kuyruk oluşturuyorlar. Bu insanlar sanki kırk yıllık oruçtan çıkmış gibi ha babam, de babam yiyorlar. Kadın ve erkeklerin ekserisi göbekli, bel ve göbek kısımları yere döküldü dökülecek. “Yiyin efendiler yiyin, sizi böcekler bekliyor!” söylemi kulakları tırmalamaz. “Bir başkadır benim memleketim” diyor birisi reklamların arasında. Harap olmuş memlekette hüsrana bürünecek millet mi arıyorsun be şaşkın! Kaderi domatesle kızartılmış, limon ile ekşitilmiş memleketim, bugün değil yarın başka paralarla satılmana ne kaldı! “Çamlığın başında tüter bir tütün, /Acı çekmeyenin yüreği bütün.” Buradaki çamlığın tepesi yok, dağı yok, yüreklerde yağı yok. Denizi var, hüznü var. “Karahisar Kalesi yıkılır gider, / Zülüfü ak gerdana dökülür gider.” Kıraç mı, sulak mı olduğunu bilmediğim bir genç sahne alınca yer yerinden oynadı. Sanatın bu kadar yozlaştığı, daha da ayağa düştüğünü bu gözler görür mü bilemem. “Oğlumuz ya popçu, ya topçu olsun” diyen baba ve anneler, kendi hesaplarına haklılar. Kıraç Bey’in yarım saatte icra ettiği şarkılar karşılığında seksen milyon aldığını övünerek söyleyen bir baba oğlunun daha verimli bir arazide boy atmasını elbette ister. Deniz, hemen yanımda, çamların arasında -öğle sıcağında- yan babam yan; ne kıraç arazide, ne verimli arazideyim, kendi yağımla kavrulmaya, etrafa savrulmaya devam ediyorum. “Allah, bu millete zeval vermesin, bize akıl ve uyanıklık nasip etsin” temennisiyle Meskoop’un orta koltuklarına ilişince rahatladım, bir mahşerden bir başka mahşere yolculuk başlıyor. 02.06.2013

20.05.2013
ÇAVUŞ İZİN VERMİYO…
Ölüm kalım günlerinin 94 yıl öncesini hatırlamak için Erdemli Spor Salonuna gittik. Yunus Kaya’nın gösterisini izleyecektik. Bütün randevularına geç gelenler gibi biz de gösterinin bitiminden sonra o adrese vardık. Yanlış anlaşılmanın da ötesinde bir parmak teselli ertelemesiyle Gül Hanım’ın evinde ikinci çaylarımızı içip Silifke Festivaline yetişmek üzere yollara düştük. Düldüle yem saman tedarikiyle Kocahasanlı’nın toprağına ayaklarımız değdi. Üçtepe Kariyesinden pansiyonda kalan öğrencim Vedat Kurt’un kaza yaptığı yere gönlümüz burkularak baktık. Gençliğin baharını denize ısmarlayan Vedat, rahat yat, biz seni sevgiyle anıyoruz. Limonlu-Ayaş yoluyla anayola 3 km uzaklıktaki Kanlıdivane’ye vasıl olduk. Ören yerin nöbetçisiyle tanıştık. İlk defa uluslararası bir yazar kimliğini inceleyen genç görevli Arapça, İngilizce yazıların ne anlam ifade ettiğini incelemeye durdu. Ne bilsin, Oxforttan mı mezun ki tahlil etsin! Adama iş ayarlanan bir ülkede hakikate ram olmak kolay değil. Biz dört kişi, doğu Roma, Bizans ve daha öncesinin medeniyetinin(!) taşlara kazınan izlerini sürerek taş üstüne gözyaşı, kan bürünen kale duvarlarını seyre daldık. Akdeniz’in ilk yerleşim yerleri ayaklarımızın altındaydı. Köle ve zülüm medeniyetinde insanların hayvanlardan da aşağı muameleye tabi tutulduğu ve aslanlara parçalatarak harap edildiği çukurda onların kanlarıyla gübrelenen sayısız meyve ağaçları duvara kazınan heykelleri örtmek istememiş. Ecelinden önce öldürülen kölelerin ne kemikleri kalmış, ne kılı-kendiri. Ancak onların ölüm çığlıkları kanlı duvarlarda yankılanıyordu. Şarap sarhoşu kralın kahkahaları çığlıklardan daha fazla çıkmıyordu. Krala özel olarak yapılan anıp mezarın taşları, dev sütunları yine o köleler tarafından kesilip üst üste konmuştu. Başka mezarlar, şarap mahzenleri, zeytinyağı dibeklerinin izleri yerinde duruyor. Sarnıç ve tahıl ambarlarının kalıntıları muhafaza edilmiş. Define arayıcıları tarafından tahrip edilemeyen yerler sayılacak kadar az durumda. Yabancı mezarların içinde Müslüman mezarlığının olması da ayrı bir çeşni doğrusu. Lahit mezarların üzerine örtülen taşları, kale taşlarını oraya hangi güç koydu doğrusu hayretimize mucip oldu. Ardımızda binlerce kölenin feryatları çınlarken Akkum sahilinde Veli AVCI’yı selamlayıp Narlıkuyu’nun içinden cennet-cehennem obruğuna sapmayı düşündük. Zaman yetmeyeceğinden oraların ziyaretini başka bahara bıraktık. Susanoğlu (Korasion), Atakent, kapızlı, Tekir… derken Silifke’nin kalesi bizi selamladı. Atayurt’un narenciye bahçelerini geride bırakıp Taşucu yoluna döndük. Ahmet Bey’in yaralı yüreğine su serpmek için Toki Evlerine saptık. Orada, Silifke’nin mübarek toprağına ayak bastık. Öğle yemeğinden sonra yarım kalan muhabbeti Toros Mahallesinde sürdürdük. Gazi Mahallesinde ikindi sularıyla akşamın demini Türk kahvesiyle noktaladık. Silifke festivalinin yapıldığı meydan ana-baba günü. Türkmen Kızı heykeline dokunup Yörük hayatının içine düştük. Tarihi Köprünün gizemi hâlâ çözülmüş değil. Göksu, yeşile bürünmüş akıyor Akdeniz’e doğru. Tevekkül Sultan türbesi tevekkülliyatın tam örneğiydi doğrusu. İki köprü arasına kurulan festival çadırları, panayır yeri şenliğine bürünmüş. Çin malı sergiler, Silifke’nin dokusuna zarar verir vaziyetteydi. Ebru sanatıyla uğraşan yeni evli gençlerle sohbet ettik. İki geçeye kurulan sergileri inceleyip tören yerine ulaştık. Protokol konuşmaları hayli zaman aldı. M. Yıldızdoğan’ın konseri Silifkelileri ve misafirleri coşturdu. Konserin sonuna kadar meydandan ayrılmadık. Zaman ilerleyip gitti. “El yattı, gün battı” diye tabir edilen günün bitiş saatlerinde Erdemli yollarına düştük. Kaptanımız uyumamak için müzik aletine uzandı. Aman Allah’ım, bunlar ne böyle! “Ankara’nın bağları da büklüm büklüm yolları / Ne zaman sarhoş oldun da galdıramıyon golları” Susanoğlu’nun uzun, temiz kumsalını sağladı. “Bas bas paraları Leyla’ya, / Bi da mı gelecen dünyaya!” Narlıkuyu’nun narçiçeklerini örseledi. Müzik diye dinlenen bu havalar, Ankara’nın garipliğini deniz üzerine bir hayli serpti, yağdırdı. Saatte yüz km’den aşağı inmeyen otomobilin hızı, “Aldın yâri elimden de boynumu büke godun” teranesiyle Limonlu-Tırtar hattını yaladı. “Oy yârim, benim yârim, / Mersinli benim yârin. / Çavuş izin vermiyor da ne olur benim hâlim” sızlanmasıyla Arpaçbahşiş levhasını okuduk. Ortalıkta in cin yok. Hüzün esintileriyle örselenmiş vaziyette sabahın alaca karanlığında aşiyanıma duhul ettim. Kırlangıcımın yaraları ahsen veçhile sarıla, bulanık sular durula, Allah’ım durula. 19.05.2013

16.05.2013
GÜZELLİKLER GÜZEL ÜSTÜNE
Küçücük cennetimde, küçücük dünya içindeyim. Büyük işler yapmanın ve bu hayalle yaşamanın hazzını ucundan kıyısından nefeslenirken çapraşık düzene çekidüzen vermenin cehdiyle oyalanıyordum. Dün öğle saatlerinde Ankara’dan hoş haberler aldım. Canıma bağlı can elmasımdan birisi beni ziyadesiyle mutlu kıldı.
Yağmalanan iç dünyam, kabına sığmazken bir küçük çekirdeğe sığdı. Bugün, küçük okuyucum can dostum Zeyneplere misafirliğe gittim. Benimle mini bir söyleşi yaptı, okul gazetesinde yayımlanacakmış. Zeynep kırılır mı? O, sordu ben cevapladım. Sıkma böreğin yanında çaylarımızı yudumladık. Geçmişi, geleceği harmanladık onlarla. Şimdi de saladan sonra yatsı ezanı okunmaya başladı. Yanık sesli müezzinin ezan okuması bütün maddî kirleri döküyor yerlere. Sağanak sağanak yağmaya başladı rahmet. Kandil gecelerinin rahatlığı, rahmeti üzerime dökülüyor. Gurbet de, hasret de; ne dersen de umurumda değil ey leyli gecelerin leylisi. Beni severek koruyan, bağışlayan yüceler yücesi bu naçar kulunu kulluğundan uzak eyleme. Amin 16.05.2013

09.05.2013
KORK
"Korku, duyguların en derini" diye düşünüyorum. Sebepsiz korkular yaşarız zamanlı-zamansız.
Emin olarak bildiğimiz insan müsveddeleri korkuların başlangıcında zamansız derilen gök ekinlerin harmanını savurmaya niyetlenince bende korkular sıraya dizilir irili ufaklı.
"Kork, Allah'tan korkmayandan" demiş atalarımız. Korkar oldum bu çapraşık düzen içinde düzeni kokutmaya namzetlerden. Güzel Mevla'm beni senden korkmayanların çemberinin içine alıp da perişan eyleme. Senden başka sığınacak kapım yok şu gurbet elde. 09. 05. 2013

07.05.2013
AMAN ALLAH'IM
"Yılların yorgunluğunu atıp güzel eserlerimi şu nadide yerde yazayım" düşünceleriyle gurbetin yollarına vurdum kendimi. Adaletsiz ve haksız bir dünyanın içindeyken küfür beldesine yolum düştü. İnsan olduğuma utanır oldum, önüm, yanım lağım çukuru.
"Bugünün yorgunluğunu üzerimden atayım" çabasıyla denize indim. Balıklar da iki ayaklı domuz kılıklı hâlıklar da başkalışıma uğramış, denizi baştan ayağa kirletmişler.
Aman Allah'ım, beni nefsimin azgın küheylanına ve insan müsveddelerinin lağımına düşürme. Sen, bizi bizden iyi biliyorsun. İşi bitince kendinden başkasını tanımayan vahşi yaratıkların içinde beni perişan eyleme. Amin. 07.05.2013

06.05.2013
GÖK EKİNLER...
Pazar gününün rahatsızlığının üstüne tuz biber olan bir acı haber bütün vücudumu sarstı, tahrip etti. Hâlâ kendime gelmiş değilim. Ateş düştüğü yeri yakıyor, çıngıları etrafa savruluyor.
Genç yaşta aramızdan ayrılan Metal Bölümü öğrencimiz, beni diğer bölümlerin dersine giderken kapıda selamlardı arkadaşlarıyla. Eh arkadaşlığın kalitesi nasıl olmalı aklım alası değil. Silifke yolunda ayrı ayrı aynı hizada üç motosikletle giden -arkadaşlarıyla- motor yarışına çıkılırsa ne olur! Karşıdan gelen bir başka motorla çarpışıyor ve yolun kaldırım taşına başını vuruyor. Birlikte yarıştığı arkadaşları bu öğrencinin cep telefonunu alıp ortalıktan sırra kadem basıyorlar. Çarpıştığı motosikletteki genç hafif sıyrıklarla kurtuluyor. Ana yüreği ve arkadaş sevgisinin ölçümü hangi tartıda teraziye konacak. Buranın gençlerindeki motosiklet tutkusu az buz değil. Ne kadar öğütleyip tembihlesek bile aldırış eden yok. Gök ekinler bir başka tırpanla, orakla biçilmeye devam edecek. Geride kalan analar ve babalar ne yapacak düşünemiyorum. Bu gençlerin önce iyi vatandaş olmaları ve olumlu davranış sergilemeleri için ne yapılması gerekiyorsa bu ivedilikle yerine getirilmeli. Yetkili ve etkililer neredesiniz? Gün geçmiyor ki Mersin-Silifke güzergâhında bir başak yere düşmesin. Dün Hıdırellez bayramı hürmetine, çocuklarının bir evi, OTOMOBİLİ olması için dilek tutan anneleri haberlerde gördüm. Kocahasanlı öğrencimizin annesi hangi dileği tuttu bilemiyorum. Doktor gözetiminde sakinleştirilmeye çalışılan kadının ne dileği kaldı, nu umudu yarınlar için, köz köz oldu yüreği yanıyor. Allah’ım, bu millete kâmil manada akıl ve izan ihsan eyle. Amin. 06.05.2013

05.05.2013
Deniz Mevsimi
Hafta sonu bu yılın deniz mevsimini açalım düşüncesindeydim. Tansiyonum düştü ve öğle saatlerinde rahatsızlığım arttı.
Uzaktan konuştuğum Akdeniz, bana küsmüş gibi sislere büründü ve ilgilenmedi. Şu yazılılar ve soru hazırlama telaşı bittiği gün kırlangıcımın yaralarını sarmaya fırsat olacak.
Dünden kalan ne yaşamışsam bu ekrana yazıyorum ve şu internet denen şey kaydetmiyor ve uçup gidiyor her şey. Daha fazla yazamıyacağım, yarın yapılacak çok iş var. Yüce Mevla'm bana fırsat ver, sağlık ver; aklı ve fikri yerinde dost nasip et, yapılacak çok iş var, yazılacak çok kitap var. Hele bakalım, ne göstere güzeller güzeli, hikmetinden sual olmaz O'nun. 05.05.2013

01.05.2013
KAHROLASI...
gecenin 24 saati oldu ve ben CENNETTEN UZAKTA başlığıyla ilgili sayfalarca uzun bir günlük yazdım ve bu zalım alet yazdıklarımı kaydetmeden sildi. Gel de kahrolma. Allah'ım aklıma sahip ol, çıldırmak üzereyim. Şu internet hazretlerinin yaptığı zulüm insanların yaptıklarına çok benziyor. 01.05.2013

01.05.2013
CENNETTEN UZAKTA...
Emekçilerin emeğinin sömürüldüğü ve hakların gaspedildiği bir dünyada yaşamanın zorluğunu en hassas yerden hissederek yaşıyorum ülkemin manzaralarını izlerken. Alın terinin kurumadan hakların verilmesini emreden bir inanışın yaşanmaması bu çapraşık düzenin kurulmasını sağlamadı mı!
İki gün önce "Erdemli'nin yorgunluğunuüzerimizden atalım ve emekçilerin emeğini gözlemliyelim" teklifini yapan Mustafa Bey'i kırmak olmazdı elbette. Ayrıca yazacağım eserlerle ilgili döküman toplamam gerekiyordu. "Eyvallah" diyerek erkenden Yenimahalle'ye doğru yürüdüm.br> Meskoop hemen durağa yanaştı ve beni uçurdu gideceğim yere doğru. Eredemli'ye ilk geldiğimdeerde indim ve Kaymakamlığın önü buluşma yerimizdi.

28.04.2013
KIZ SEN...
Yazılı soruların okunup notlaşmasından sonra efkâr dağıtmak için balkona çıktım. "Mersin çok sıcak" diyenlere cehennemin sıcağını hatırlatmaya gerek yoktu. Bu yıl bahara erken yakalanan Akdenizliler yayla hazırlığına erken başlamışlar.
Hafta başı hazırlığını yarına bırakıp aşağı indim. "Hadi yaylaya gidelim, hem oradan soğuk su getirelim" teklifine 'hayır!' denmezdi. Atladık, "Atla Gel Şaban" filmindeki kıvraklıkla Yeşildere'nin bayırına tırmandık. Karagöl'e şöyle bir çalım atıp eski yerleşim yerlerine ulaştık. Dağ kekiği ve Paryavşanı topladığım yerde arıların bakımını yaptık. Tarihi şaraplık mahzenler ve kalıntıları yine arkamızda bırakarak Karahıdırlı köyünün çam yarması yaylasına ulaştık. Üstümüz dağ, altımız bağ bir yerde demli çaylar dağ suyuyla demlenirde içilmez mi!
Gazetecilik alışkanlığıyla asırlık çınarın altında köylülerle sohbet ettik. 1050 nüfuslu Karahıdırlı köyünün bayırlarında iskan tutmuş insanlar geçimleri ve seçimleriyle ilgili bilgi verdiler.
Sürekli akıp duran oluklardan dağ suyu doldurduk. Yine kasap efendinin yanında birer çay daha içip İlemin köyünün yol ayırdımında Hamza ağabeyin ziyaretine gittik. Bulunduğumuz yer Akdenize hakim konumda. Mersinin 52 kat yüksekliğindeki binası çok net ve belli olarak yakınımızda bize bakıyordu. Hamza ağabeyin hatıraları ikindi zamanının elimizden uçup gitmesine yakın sürdü.
Yanımdaki âşık, bilmem Karacaoğlanın, bilmem Âşık Cemal Kaya'nın olsun bu yörede aşk elinden çok çektiğini belirtirken: "Kız, aklına gelmez mi hiç ölüm, / Lâl mı oldu neden söylemez dilin? / Köy pınarı, Sıraç, Dağlı, İlemin, / Kız, sen bu köylerin hangisindensin?" deyişiyle hasretini dile getirmek istedi. Daha ilerdeki köyleri ve yaylaları sonra ziyaret etmek isteğiyle Hamza ağabeyi ve hanımıyla vedalaşıp -montofon ineklerinden yeni sağılmış sütleri de otomobile yükleyerek- ayrıldık.
Her tarafı yeşillik ve oksijen dolu dağlardan ayrılmak bana yine çok hüzün verdi. Dağları bırakıp gelmek akıl işi değil de ne yaparsın Leylim.
Akşam yemeğimizi Karahıdırlıdan aldığımız sebzelerin közde pişmesi ve Mersin'in güzel somun balığı da bunlara eklenince gel de yeme. Bizim ağa çaya doymadı ya üzerine çay ziyafeti eklenince Kız sen. ....sin? sözleri havada kalmamış oldu. Define ve gömü muhabbetleri dağda kalsın, biz yarın nöbeti düşünelim, ardından gelecek derslerin ağırlığıyla ezilmeden bir haftayı da güzel geçirmeyi nasip ve müesser eylemesi içün Kadiri Mutlaka dualarla yaklaşalım. Dizimdeki sızıların geçmesi adına hayır dua ile bizi anacak dostlara ne mutlu, yarın ola hayır ola. 28.04.2013

26.04.2013
KAPILAR
Bir başka zamana açılan kapıdan hoş olmayan ve unutulması zor olan haber almak doğrusu beni sarstı. Ölüm haberleri hiç kimseyi mutlu etmediği gibi bu soğuk haber geridekileri de onulmaz acılara sürüklüyor. Ölümlere sebep aranır ki acıları hafifletsin. Zamansız ve beklenmeyen bir haber bulutlu gökyüzüne benzer, içimizin sevincini kovar.
Mıntıka temizliği, ruh ve gönül temizliğini de desteklerse yeni kapılar açılmaz mı önümüze. Başkalarının üzerinden pirim yapmak için zaman ve zemin kollayanlar öğünmenin en hassas yerinde bir köşke oturmak ister. Akşam yemeğini incir ağacının altında, pencere tarassuduyla süslenmiş kafeslere bakarak yemek ne denli leziz olur bilemiyorum. Başkasının ağız tadını artırmak adına ahkâm kesmek bizden uzak olsun.
Ben, aşiyanımda kaderin cilvesine bürünüp kırlangıcın yaralarıyla uğraşırken ayağıma dolaşacak bir başka alıcı kuşun pençesinden beni hikmetinden sual olmayan güzeller güzeli korusun ve öylelerin şerrinden uzak kılsın. Amin. 26.04.2013

25.04.2013
KİTABIN KIYISINDA
Erdemli'ye bir dostun otomobiliyle duhul edince ilk işim can elmasımı gönüllemek oldu. Kuyruk sadece koyunlarda, mal melalde olmaz ki! Zerbank'ın atm'sinde bekle babam bekle. İçerideki matikli kuyruk da bir öğrencimin ayıbına şahitlik yaptırdı. Onları muhabbetin tadında bırakıp dışarı süzüldüm. Oradan merkez camiinin kenarında işyeri olan Nuri Bey'in demli çayını yudumlayıp caminin dost meclisinde yunup yıkandım.
Erdemli esnafının insafsızlığına yenik düşmeden girdiğim kafafiye dükkanından da terki diyar eyleyüp sahilde buldum kendimi.
Ayaklarıma ölçüsüne uygun ayakkabı bulamamanın ezikliği kumsalın yumşaklığında teselli buldu böylece. Balıkçı tekneleri avın peşinde -rızık endişesiyle- Kıbrıs'a doğru yelken açıyordu. Uzaktan beni selamlayan martılar yanıma yaklaşmadılar. İki genç kızın deniz tutkusu hemen yanımda sonlanınca denizle muhabbetimi yarıda kesip oradan da kaçtım.
Düşünce caddelerin koynuna sarhoş muhabbetlerinin içine daldım. Sahaflar çarşısındaymışım gibi türküler eşliğinde tanış olduğum yazar arkadaşların kitaplarını kokladım. Cana yakın, hafif canlı, muhabbet ehli bir dost edinmenin sevinciyle oturup sohbeti koyulaştırdık.
Erdemlinin küfrü bol geçmiş anılarını anlattılar ve ben -küfür beldesinde ne işim vardı!- kuşkusuyla anlatılanları gayrıihtiyarı dinlemek mecburiyetinde kaldım. Bu beldeye yapılamayanların sebebini sayıp döktüler geçmiş iktidarların marifetsizliklerini. Kültür adına taş üstüne taş koymanın ehemmiyetini gözüme bakarak tasdik makamı olmak kaydıyla benden rica edercesine yardım istediler. Siyasette işe adam atamanın marifet olmadığını kime nasıl anlatacaksın, adamların aklı uçkuruyla midesine hizmet ediyorsa gel de bir noktada birlikte ol -askari müştereklerde buluşmanın ayıbıyla- ne yaparsan yap Serdengeçti.
Bekle ki Arpaçbahşiş dolmuşu gelsin. Alata sahillerinde yürüyerek eve vasıl olmanın zevki bir başka zamana kalsın düşüncesiyle Meskop dolmuşlarına kuruldum. Portakallar, mandalinalar ağaçların dibinde zibil, öylece çürüyecek ve onlara ulaşamayan fakir fukara, garip guraba bu devletin nimetlerinden nemalanamayacak. Gel de kahrolma. "Bu kafayla gidersek biz adam olmayız" sözü bana mahsus olsa gerek. Mahallemin muhtarıyla selamlaşıp sahbet ettik. 'Akşam yemeğinde bize çıkalım, sohbeti orada sürdürelim' ısrarını bir başka güne erteledim. Akşamın bolluğu komşular tarafından ikame edildi ve paylaşılamayan ilgi şu kör nefsimi kuşattı. Kitaplarım, beni en çok anlayan ve oyalayan kitaplarım sizinle sarılıp yatıyorum gamı kaseveti böylece atıyorum. Ya sizler olmasaydınız, Mevla yazma hastalığını başıma musallat etmeseydi ben ne yapardımcanlar!
"Aman Allah'ım, kalemimi elimden düşürme. Bu hastalığı benden uzak eyleme, yedi milyar insanın hüznünü nasıl dile getiririm yoksa!
25.04.2013

24.04.2013
GÖZYAŞLARI
Eğitimin en güzel uygulandığı ve bilginin zirve yaptığı(!) okulumdan mutlu ayrılmanın hazzıyla ders çıkışında Adem Hocayla konuştuk. Bu arada küçük okuyucum Zeynep de ziyaretime gelmişti. Ayaküstü konuşmalarımız zamana sığmadı. Ben derse giderken, o öğretmenler odasında gazete okudu.
Sivaslı müdürüm Güldane Hanım ile tanıştıktan sonra bir okuyucumun daha olması sevincin üstüne sevinç kattı. Yine bahçe faslıyla akşamı ettik. Akşam ezanıyla yıkanıp durulandık. Adem Bey'in daveti üzerine de -burada güzel bir adet olmuş- kuranlı, mevlütlü yemeğe katıldık. Eyüp Ağabey'in emektârıyla Zeytinlik mahallesindeki yakınlarımın arasında buldum kendimi.
Akdeniz yemeklerinin güzelliği de ayrı bir çeşni doğrusu.
Küçük okuyucularımdan iki kardeşi gözü yaşlı görmek yüreğimi pareledi. Bana kitapları nasıl yazdığımı sordular, gönülleri uçurtmanın gökyüzünde süzülüşünü hayal ederek doldu taştı doğrusu. Anasız ve babasız olmanın ne denli acılara sebep olduğunu bildiğim için gönlünün bam teli kırık çocukların gözyaşlarına ortak oldum.
Dönüşün martıvalına gel de katıl hadi. Yerde alıp gökte savuranlar hangi telde oynayacağını şaşıranların davulunun önünde hangi havayla oynayacağını unutmuş, başka tangoların akordunu aramaya devam ediyorlar.
Yüce Huda, beni aklıevvellerin içinde perişan eyleme. 24.04.2013

23.04.2013
T.C YAĞMA HASAN'IN BÖREĞİ
Sana nasıl anlatsam yağmalanan ülkemin garipliklerini Leylim!
Balkondan seyretmiyorum bahçemi. Bizzat dışarıdayım ve hak etmeyenler limonlarımızı yolup yolup poşetlere doldurdular ve ıhlayıp tıslayarak cebellezi ettiler. Öylece bakakaldım, dondum yerimde.
Bugün ülkemin bağımsızlığına kavuştuğu günlerden bir gününü yaşadık, alkışladık kahramanlarımızı onlara henüz layık olmasak da. Çalınıp çırpılan Türkiye'min başsız, buğsuz kaldığı günleri andım ve hüzünlendim. Yedi düveli dize getiren kahramanlar nasıl uyuyor ben bir ay önce sarılıp buzdolabına konan yaprak sarmasını yerken!
Güzel dost Celal Nair kardeşimin tam da çaylarımızı yudumlarken kitapların yayınlanmasında kazanılan ivmenin hayra vesile olacağını muştulaması rahatlattı beni. Demlenen kitapların okuyucularla buluşması elbette güzel olacak. Emeklerime saygılı bir yayıneviyle buluşmak ha bu gün, ha yarın gerçekleşir düşüncesindeyim. Erdemlinin İskender'ini Aşil'in topuklarında aramak olur mu Leyli!
Türkü tadında bırakalım bu akşamı ey dost. Uykulara sarıp sarmalasam ne olur geceyi, sen uyu, yat uyu; yat yat uyu. Bir gün gelir uyanırız, alkanlara boyanırız ülkemizin selameti için.
Yağma Hasan'ın böreğini, İstanbul'un çöreğini yiyen yesin.23. 04.2013

19.04.2013
DAĞLARA GEL DAĞLARA
Haftanın son gününü de başarılı ve mutlu geçirmek niyetiyle derse başladım. İşlediğimiz konu çok önemli ve hassastı.
Ne yapayım ihtiyacı olmayanlar istekli değillerdi derse karşı. Hak edene hakkını vermezsem bu benim insanlık onurumu da zedeleyecekti. Haklarını verdim, paspasın sapı elimde kaldı. Öfkeme gem vuramadım. Bugüne kadar böyle hak yerini bulmamıştı. Cuma selasıyla yıkanmaya başladım, yağmurun damlaları da bir başka rahatlatmaya çalıştı beni; gel gör ki yaşadığım hazin olay bir türlü aklımdan çıkıp gitmedi. Bir dostun otomobiliyle Yeşildere bayırına tırmandık. Her yan orman, dönüp bkıyorum geriye deniz ayaklarımın altında üzerime doğru sağılıyor. Mersin limanından yükünü alan büyük gemiler uzaklara doğru yelken açmakta. Onlar ne götürür, ne getirir bana ne, ben götüremediğime göre hayıflanan başkası değil.
Ormanlık alanda adlarını hafızama kazımakla meşgul olduğum sayısız ağaç ve çiçeklerin arasına yatıp ebedî uykuya dalmanın hazzını yaşamak istedim. Melengiç, alıç, katran, piynar, haraç vs. say sayabilirisen...
Yanıbaşımdaki sahil kekiğinin arasındaki kayalara kazılmış kral mezarlarının yanında ölüsüz garip mezarlıkları da bir başka medeniyetin izlerini taşıyordu. Bize bal yapmakla meşgul ve işini en iyi yapan bildik arıları kovanlarında bırakıp aşağılara inmek hiç de hoşuma gitmedi.
Git babam git yeşilliklerin arasından, git ki gitmek istediğine varasın. Varacak kaç kapım var şurada! Denize aşina ve tutkun yüreğim yine burkuldu dağların başında. Deniz üstüme gelirken ben ona yaklaşmak istedim. Tömük kasabasının Yeşildere Kariyesinde yol üstü kahvesine oturduk. Şekersiz içtiğim dinlenti çayını demli içememenin acılığıyla zor yudumladım.
Herkes ihtiyacı olanı istediğine göre, muhabbete dahil olanlar da arı üzerine sohbeti koyulaştırdılar. Cehlin bu kadar basite indirildiği masadan kalkmanın sevinciyle yine yollara düştük. Ah benim kırlangıçlarım, siz çok olmadı buralara geleli. İki karış yukarıdan asvaltı paralel ne diye yalayıp geçersiniz, sizi çiğnememek için yüreğim ağzıma geldi. Yeryüzünde sizleri en yakından seven ve tanıyan Adem'in torunu bu garip adam, sizin yaralarınızı sarmak üzere Silifke topraklarını arşınlamadı mı! Yenidünya, yeşil erik ve sararmış, dalında müşteri bekleyen limon bahçelerinin güzel kokularını nefeslenerek gergedan yapılıların homurtuları arasında aşiyanıma duhul ettim.
Gecenin yarıdan fazlası geçip gitmiş. Demli çayların demini araya vermeden, gamını sineme çekerek leyli günlerin içinden tekrar sabaha uyanmak istiyorum. Bir teşehhüt miktarı da olsa bir hayalin peşinden gerçeklere uyanmak en güzeli.
Ey kudretinden sual olmayan Huda, beni muhannetin kapısında perişan eyleme. 19.04.2013

17.04.2013
Başsız, Başlıksız
Bir muamma, bir çelişki içine düşen insan ne yapar, kim ne bilsin! "Benim de bir bildiğim var elbet" diyen bilgiçlik taslamaya başlayınca vay ne gele başıma... 17. 04. 2013

10.04.2013
OLMAYA DEVLET... /...
Yine yoğun ve telaşlı bir günün sonunda dostların otomobiliyle Akdeniz'i şöyle teget geçerek her zamanki yere vasıl olduk. Kahkaha Sultan'ın sevgiyle demlediği çaydan gel de yudumlama! Çay dediysem çay hani...
Bu çay, Erdemlinin limonuyla içilirse ne olur sonunda; tansiyonun düşer de düşer. Ekrande Star Bordun karşısındayken Leyli aklına dank eder ve sen Anzako ile Şevketin serüvenine kapılırsın. Deniz aha şurada, ta Yeni Zelanda'ya doğru kulaç açmak neyine be divane! Bir hayale sarılmışken yum gözlerini ki uykun gelsin, kaç kaçabildiğin kadar kırıntı realitelerden.
Başım dönmeye, içim bulanmaya başladı, öğlenin yorgunluğu üzerine. Masadan beni kaldırmadılar. Mustafa Tat kardeşim hemen bir kadeh dolusu soğuk ve tuzlu ayranı elime tutuşturdu. Gözlerimi zor açıyorum ve açlık hissediyorum. Tok insanın böyle hislere kapılması da ayrı bir merak konusu.
Bir saat kadar işimin başında uğraştım. Bu kafayla aşiyana nasıl geldiğim gerçekten sorgulanması gereken bir durum.
Büyük Padişah'ın; "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, / Olmaya devlet, cihanda bir nefes sıhhat gibi..." sözü ihmal ettiğim ve üzerinde hiç ehemmiyetle durmadığım adak vücudumu ve ruhumu kime emanet edeceğimin kararsızlığıyla gecelerin içine bürünmek istiyorum.
Ey dost yürekli dostlar, sağlığınızı ihmal etmeyin" derken kendimi kaybetmek üzereyim. Bir nefes dost sıhhati imbatla mı gelir, yoksa poyrazın kuyruğuna mı bağlanır, bakalım, görelim... 10.04.2013

09.04.2013
KUDUR DENİZ KUDUR...
Yoğun bir günün ardından Erdemli öğretmenevinin sıcak ortamında buluştuk arkadaşlarla. Aradığımız dost yüzler bize ne kadar uzaktalarmış bunu gün geçtikçe daha iyi anlar oldum.
Bir arkadaş; "Kimseye güvenim kalmadı. Adam, gözümün içine baka baka yalan söylüyor. Bunu sahi gibi anlattığı yetmiyor, söylediğim sözleri de davullu zurnalı başkasına dağıtıyor." deyince iliklerime kadar titredim. Kime güveneceğini yitiren arkadaşım sığınacak sıcak bir dost yüreği arıyor anlaşılan.
Muammalarla dolu dünyada dostsuz kalmak ne denli acı veriyor, bunu benden iyi anlayan çok az insan var sanıyorum. Etrafımda şahit olduğum olaylar ve yaşadıklarımız, gidişatımızın hoş olmadığını gösteriyor.
Küçük teneffüsün birinde sahile indim. Akdeniz'i bugüne kadar böyle hırçın, bu denli efkârlı görmemiştim. Her zamanki sahilin taşlarına oturup nevalesini yudumlayanlardan kimse yoktu ortalıkta. Üstelik martılar da çekip gitmişler Alata'nın kuytu sahillerine. Serdengeçti, delikanlılığın cevvalliğine bürünüp kayalara tüneyen balıkçıllara inat denizle kendi lisanıyla konuştu, konuştu. Bekledi ki onu birileri kanatlarına alıp kaçırsın uzaklara, kimsenin bulamayacağı sahillere. Bir dost yüzü olmadığı gibi onun sesi de yoktu dalgaların arasından süzülüp gelen.
Bindiğim Tömük dolmuşunun sürücüsünün kadrine uğramak beni hayrete düşürmedi. Her cani bir başkasını aldatmak için pusuda değil mi! Akdeniz'e mahsun ve kimsesiz nazarlarla bakıp: "Kudur Akdeniz kudur, senin huyun budur" sözleriyle döndüm aşiyana. Kuduran sadece Akdeniz olsa ya; ne gezer, en büyük düşmanım midem de kudurmaya başladı. Barbunya plaki istemiş canı. Arpaçbahşiş Limonuyla süsledim bol salçalı plakiyi. Nihayet sustu zalım midem, tekrar pusuya yattı benden önce. Geceler bir başka sabaha kendini hazırlarken benim uykular bana küsmüş, semtime uğramıyor Leyli. Sen ne zaman bir kuru selamı esirgemekten imtina edeceksin! 09.04.2013

02.04.2013
GURBETTE DOĞMAK
Şu aziz topraklara ayak basınca bir nevi cennetin içine düştüğümü kabullenmek üzereydim. Bir tarafta deniz, hemen yanında yeşilin envay çeşidi sıralanmış vaziyette. Gel de cennette hayal etme kendini.
Beşeri yalnızlığın içine daldıktan sonra yalnız olmadığımı nefeslenmeye başladım. Bu mahşeri kalabalığın kıyısında yanımda yöremde güzel insanlar çember oluşturdular. Başkaları tarafından hatırlanıp aranmak elbette güzel olsa gerek. Telefonun tellerine kuşlar kondurup kilometrelerce uzaktaki yakınların sesini duymak güzelliklerin üzerine tuz biber mi oldu dersin ey Leyli yoksa "olması gereken bu olsa gerek" diye teselli babından gönderme mi yaparsın...
Vuslat; bilmem kaçıncı bahara ertelensin, boş ver, bunları şimdi düşünmenin sırası değil, ilahi ruhsat sağnak sağnak yağmadan eller duaya durmalı.
Son dersten çıkışımda 11/I sınıfının çok değerli öğrencileri beni oyaladılar "Seminere yetişmem gerekiyor, dostları bekletmek olmaz" ısrarımı, "Bir ders daha var hocam, henüz servis araçları gelmedi. Biz de aynı güzergâhı kullanacağız." diye tuttular beni. Beni oyalayan bir öğrencim, sorularla ilgimi dağıtmak istedi. Aradan birkaç dakika geçmeden sınıfın kapısı açıldı. Bir de ne göreyim; doğum günü pastasıyla öğretmen masasını donattılar. Kim demiş gurbet, yalnızlık var diye. Bu ne hoş bir duygu ve beklenmedik süpriz!
Hâlden anlayan hassas insanların arasında yaşamak elbette güzel. Bir güven ve sevgi zırhına bürünerek Erdemli yollarına düştük her gün yeniden doğmak sevinciyle. Teneffüs arasında öğretmenevinin hemen yanındaki hırçın denize bakarak güneşi uğurlamak ve sıcak çayları yudumlamak hoş olmaz mı?
"Beni ya denize atın, ya da bir zeytin ağacının altına misafir edin" söylemini henüz dillendirmedim. Eh yapacak işler henüz bitmedi, Mevla, güzel günleri dost yürekli insanlarla yaşatmayı nasip etsin ve bizi nefsimizle terbiye eylemesin. Hadi bu güzel duaya amin deme, sevgili günlüğüm bugün de böyle olsun. 02. 04. 2013

30.03.2013
SEN DE GELSEYDİN
"Akşamın vakti geçti, bir güzel baktı geçti" deme can dost, deme. Vakitler içinde akşamın hüznünü sen yaşadın mı ki bilesin... Mersin akşamlarını Soli'den başlayıp sahilin hüznüyle birleştirene ne mutlu.
Gün boyu beklenenler geldi ve sevinçlere sevinç kattı samimiyetin, güzelliğin üstüne. Evimin içi dolup taştı körpe muhabbetlerle.
Yalnız olmadığımı hissederek yaşamak istiyorum, yaşamak ve yazılacak eserlere zaman istiyorum ey hikmetinden sual olmayan sevgilim. Bu naçar bendeni kulluğundan, umutlarını yarınlarından uzak eyleme...30.03.2013

28.03.2013
SEN Mİ ÖNCE BEN Mİ ÖNCE...
"Hastayım, seni yanımda sanıp da bahtiyar ölmek isterim" diye sitem eden şair kimin dileklerini, duygularını dile getirmişse getirsin. Ben hastayım, haberin var mı Leyli... 28. 03. 2013

28.03.2013
SEN Mİ ÖNCE BEN Mİ ÖNCE...
"Hastayım, seni yanımda sanıp da bahtiyar ölmek isterim" diye sitem eden şair kimin dileklerini, duygularını dile getirmişse getirsin. Ben hastayım, haberin var mı Leyli... 28. 03. 2013

25.03.2013
DOST TEBESSÜMÜ
Hafta sonunu nasıl geçirdiğimi bana sorma. Bir milyon küsürüyle birlikte aynı heyecanı duymak gurbetin acısına bedel oldu. Öğrencilerim ve yakınen tanıdıklarımın yanında olamamanın derinlemesine hüznünü yaşadım. Evdeki mıntıka temizliği bile beni kesmedi. Bahçe bir tuhaf, içindekiler bir tuhaf bana göre. Benim zeytinim henüz meyveye durmadı. Onu balkondan tardedip uygun bir köye avdet edeceğim.
Bulunduğum yerin zemininde; "Ne de olsa kışın sonu bahardır / Bu da gelir, bu da geçer ağlama" tesellisiyle pazartesinin akşamını ettik. Akşam dediysem, sen anla ki ikindi sularıydı. Duvarlar beni sıkınca kendimi dışarı attım.
Konalganın bahçesindeki hortuma uzandım. Zeytin, kayısı, limon, çam, yenidünya, biberiye, mandalinayı ve limonun yanına bağlanmış mahkumu sulamak için hortum ve ağaçların altını kazmaya yarayan alet ve edavatı kaptım. Kim demiş narenciyeden anlamadığımı! Ağaçlar sevgiyle büyür, meyveler ilgiyle olgunlaşır Leyli. Sen ağaç mısın ki yağmur beklersin! Sana sevginin, muhabbetin bala batmış, zencefile bulanmışını sunmalı. Soğumaya yörük ayranı gerek, dost yüzünden dosta sunmaya dost bayramı gerek.
Ben bahçede oyalanırken bir telefon geldi. "Türkmen Ulusu" Mehmet Ağabeyin rahatsız olduğunu haber aldım. Durulur mu buralarda, "görülecek iş yarına kalsın" telaşıyla bahçede duramadım. Bir başka dostun otomobiliyle Tömük üzerinden Kargıpınarına vasıl olduk. Daha önceleri aynı evde oturup sohbet ettiğimiz yiğit yürekli Mehmet Doğan, rahatsızlığına rağmen bizi kapıda karşıladı.
Kucaklaşıp hatır sorduk. Dostların arasındaki rabıtanın bu denli kuvvetli olması insanda keder ve üzüntü koymuyor. Yeryüzünde yalnız olmamak ve yalnız olmadığımızı hissetmek güven duygusunun en güzel yerinde rahatlamaya sebep oluyor.
Farklı bir yöntemle hastamızı sağalttık. Dost çayını annem yaşlarına yakın güzel insanın elinden içmek ayrı bir tad verdi. Vakit olsa da sabahlara kadar konuşsak tadına doyulmazdı edebiyat ve edebin içinde yüzen insanla. Nesli de aslı da tükenmekte olan edebiyat aşığı insanları bundan gayrı bulmak zorlaştı. Uçkuruyla midesi arasına hapsolan tiyniyeti ve zihniyeti bozuk yaratıklar senden uzak olsun Leyli. Biz onlara yaklaşıp yüreklerine sevgi aşılamayı şiar edindik de onlar bu güzellikten nasiplenmek istemiyorlar.
Geceler koyunlara, kuzulara örtü olsun, senin üzerindeki çatma kuş tüyü hafifliğinde ve ekvator sıcağında bulunsun, üşümek bir başka kışa kalsın, ne de olsa bu kışın sonu da bahar. Bir başka sabaha rahat uyanasın temennisiyle gecenin koynuna kulaç açıyorum. Dost tebessümü gerekli dost arayan dostsuzlara. Hoşça kal. 25.03.2013

13.03.2013
MERHEM
Bu kelimenin ne anlam ifade ettiğini bilmeyenlerle gün boyu farklı yerlerde konuşma fırsatımız oldu. O, yaraların üzerine sürülen ve yaranın iyileşmesini sağlayan ilaç olarak tarif edilir. Üzerinde durduğumuz yaralar neredeyse kangren olmak üzere.
"Kelin merhemi olsaydı başına sürerdi" sözünü unutmak istiyorum. Her insanda -bir çakımlık olsa da- merhem babından bulunur. İyi güzel de bu merhemi merhamet nazarıyla sürmek istemeyenlere ne dersin? sorusu akla gelmez mi?
Baharı yazına, yazı güzüne karışanlara merhem kâr etmeyebilir. Kaçıncı mevsimde yaşadğını bilmeyenlere baharın hüznünü nasıl anlatayım, tarifi zor.
Bugün ayrıca birden çok garipliğe de şahit oldum. Sözüyle özü arasındaki uçurumda yalpalayan garip yaratıkların hâlipürmelali yürekler acısıydı. Aldatılmanın acısını sevgi üzerinden atlatmak isterken neleri kaybedeceğini bilemeyen güzel insan, gönlünü birilerine ipotek verirken aklını bir yerlere doğru kovmasan olmaz mı! "Aptallığına doyma!" sözü senin için söylenmiş olur, bilesin.
Sen gönül merhemini kalitesi yüksek insanlara ayırsan daha iyi olacak. Ne diyelim, Allah sana akıl bahşetsin. Amin. 13. 03. 2013

09.03.2013
ÜŞÜMENİN AYARI
Gecenin içinden sıyrılıp sabaha kavuşunca tekrar akşamların hemen olmasını bekliyorum. Unutmak istediğim hazin manzaranın belleğimden çıkıp gitmesi güya beni rahatlatıyor.
Ayarı bozulan dünyada evsiz barksız kalan insanların garip manzarası, üşümenin dozunu daha da artırıyor. Birileri kuştüyü yataklarda hayvanlar gibi gerine gerine yatsa da sığınacak bir yürek bulamayan, dost ikliminden uzak kalmış çaresiz yürekler yüreğimi dağlıyor, üşümenin ne demek olduğunu benden iyi bilen çok az insan kaldı etrafımda. Onlar ağlıyor, ağlıyor benimle aynı iklimin içinde. Birisi, "Üşümek öyle olmaz, odun kömür olmayınca üşünür" dese de onun ısınan yüreklerin neyle soğur olduğunu bilmemesi ayrı bir cehlin görüntüsü olmalı. Ne haberi olur damı ve duvarının olmadığı bir barakada yaşayanların üşüyüp üşümediğini bilmesi.
Olgunlaşan meyvelerin ağaçta beklemesinin bir anlamı olur mu, o başkalarının midesini ve şehvetini kamçılamayı başkasına bırakmaz. Tabiatı gereği başkasını yaşatmaya namzet o. Hâl böyleyken bir ağacın meyvesi kadar basiret sahibi olamayan insancıkların arasında insanlıktan olmak üzereyim. Dur durak bilmeyen duygular ve çelişkiler içinden sıyrılıp aydınlık günler düşleyenler, barakanın kapısında, elleri göğsünde güneşi nişanlayan yüreği sıcacık, vücudu buz kesmişler ümitvar olun, yalnız değilsiniz. Üşümeyenlerin içinde yeriniz yoksa da sizi düşünen, sizinle üşüyen birileri var. Gecenin esrarına bürünüp yürekleri birlikte çarpanlar sizi sizden çok düşünenlerin nesli tükenmek üzere olsa da hele sabredin, gecenin sonunda güneş doğmak üzere... 09. 03. 2013

26.02.2013
BAHAR
Erdemlinin baharı çöktü üstüme, hüzün yağmurlarıyla ıslanıyorum... 26.02.2013

14.02.2013
BİZ ADAM OL...
Sekiz saat dersin ardında bende hal kalmadı. Öğrencilerin saygısızlığı bu yorgunluğumu katlayarak artırıyor. Şöyle sahile inip biraz kafa dinleyim düşüncesiyle kısa yoldan yürüdüm. Ebegümecilerin insan boyuna çıktığı kanal yoluyla sahile indim.
Kanalın sazlığını, kamışlarını kesip yaza hazırlık yapmışlar. Birkaç gündür efkarı dinmeyen deniz beni temenna ile karşıladı. Allah'ım bu ne hırçınlık! Yaz bahar aylarındaki denize ne olmuş, zaptedene aşk olsun. "Yerden alıp gökte savuruyor" tabirine uygun şekilde kuduruyor deniz.
Balıkçıların barınağına çıktım. Arka arkaya sıralanan dalgalar, yüzümü dövercesine katlanarak şırap şırap kayaları dövüyor. Bir balık adam, dalgaların üstünden daha uzaklara açılamadı. Uzaklardan geçip Mersin sahiline doğru süzülen martılar şöyle bir selam vermek üzere yaklaştılar. Önlerinden giden tek martı hasretine kavuşma telaşıyla dönüp bakmadı. İnsanların sevgililer günü olur da martıların olmaz mı! Çift martılar ak köpüklerin üzerinde vals yapıyorlardı.
Denizle ne kadar konuştuğumun farkında olmadan ve o hırçınlığa aldırmadan sahil boyunda yürüdüm. İlerimdeki kayalığın duldasına çömelmiş balıkçıların telaşına ortak oldum. Daha önce denize attıkları ağı yakalayan genç balıkçı gücü yetmeyince ağları bıraktı ve şamandıranın uzağına doğru gitti balık dolu ağ.
Ayaklarıma dokunan güzel taşları köpüklerin arasında bıraktım ve denizin kumsala vurduğu bira şişelerini, meyvesuyu kutularını, boş sigara kaplarını...sayılamayacak pislik artıklarını sahil boyunca temizledim. Eylül günlerinde sigarasını denize fırlatıp sonra da yüzmeye başlayan magandanın görüntüsü gözümün önünde canlandı. Bu güzelim denizin kendini kirletene söyleyecek çok sözü olsa gerek.
Efkar tufanıyla sahilden Alata bahçelerine doğru yürüdüm. Al işte önümdeki son model bir otomobilin içinde iki genç adam ellerinde bira şişeleriyle muhabbetin ve iş bağlamanın telaşıyla bana el ettiler. Biraz daha yaklaşınca şöfor mahallindeki genci tanıdım. Davete icabet babından elimi onun boş eline uzattım ve tokalaştık. Hatrımı sordular, onların yarım kalan muhabbetlerine çomak sokmamak için oradan gideceğimi söyledim. Israrla beni istediğim yere götüreceklerini söylediler. Öbür delikanlının telefonu çaldı ve hanımına akşama eğlenceye götüreceğini, hazır olmasını söyledi."Bugün sevgililer günü, iyice eğlenelim, hazır ol, ben seni alırım. Seni türkü bara götüreceğim." ısrarı nihayet bulunca sahilden ayrıldık. Onların otomobiliyle beni istediğim yerde indirdiler.
Her gün sevgililer günü olsun, isterim. Ancak, sevgili diye alıp bağrımıza bastığımıza ihanetin en güzelini ikram edersek, denizi kirlettiğimiz gibi... mayız. 14.02.2013

11.02.2013
ELBET BİR GÜN...
Hayallerim gökyüzüne asıldı, bana bakıp bakıp tebessüm ediyor. ... 11.02.2013

09.02.2013
DÖNÜŞ HEYECANI
Gittim, gördüm, döndüm. Bu dönüş, sevdiklerimden ayrılışın acı dönüşüydü. Oldum olası bu ayrılıklara dayanamıyorum. Köyüm güzel olsaydı, insanları arzu etiğim minval üzere yaşasaydı ve imkânlarımız şimdikinden iyi olsaydı da sürgün hayatı yaşamasaydık.
Bir yerde anamın gözyaşları, bir tarafta çaresizliklerim beni kuşattı. Şu zalım gurbet olmasaydı... 09.02.2013

25.01.2013
Hoşça Kal
Tatil dolayısıyla bir süre sizlerden ayrı kalacağım. Kısmet olur dönersem yine birlikte oluruz.
Hoşça kalın, hoş kalın. 25.01.2013

22.01.2013
Güzel Gün...
Çocuk Gelişimi 12/H sıfında eksik konular ve anlaşılmayan mevzularda 5 öğrenciye ders verirken bir telefon daha aldım. Bu telefon bütün sıkıntılarımı sildi süpürdü. Bu ne güzel bir muştuydu güzel Alllah'ım. İşaret parmağım göklere doğru uzandı; tekbir ve şehadetin zirvesini yakaladı parmaklarım, dinesi olmayan sevincimi içime gömdüm, gözlerimde biriken yaşları öğrencilerime göstermedim. Canımın çeçirdeci'nin bu ikinci muştusu birinciyi aratmadı.
Böyle güzel haberleri sürekli yaşamak istiyorum. Sevdiklerim, sevenlerim yanımda olsa hayat daha da güzel olur.
Kaçıncı nöbetin gecesini yine yalnızlığın koynuna bürünerek geçireceğim. Kayıtdışı günler bir mevsimde çentiklenir üstüste. Yazmak beni rahatlatıyor, bu akşam Sitefano'nun kader arkadaşı Şevket'in çocukluk aşkını sorguluyorum. Şevket, sen adına yakışır bir söz verdin ya sevdiğine sözünde sabit kaldığın sürece cennet güzellikleri ayaklarının altına serilecek ve ebedî mutluluğu birlikte tadacaksınız. Sen örs üzerinde demire şekil ver, umutsuzların alınteri toprağa karışmadan tırpanlarını iyi çelikten yap. Bileğine de yüreğine de sağlık olsun.
Ben oturduğum yerden kalkmak istemiyorum, sabahlara kadar düşünüp yazmak, gözlerde fer kalmayıncaya kadar olsun. Bırak inekler uyusun, tavuklar yumurtaya dursun. Onlara da ihtiyaç var. Güneş hangi muhabbetin üstüne doğarsa doğsun, o kendi bileceği işi yapar.
Yarın ola hayırlar ola... 22.01.2013

21.01.2013
Hüzün Mevsimi
Bir güzel telefon geldi telaşımın içinde. Merdivenler öyle kısaldı ki nereye nasıl adım attım belli değil. Açlığımı, yalnızlığımı unuttum.
Candan aziz bilinecek bir dostun not girişindeki yardımı beni hüzün ırmağına attı. Yeryüzünde böyle güzel insanların bulunması eh kurtuluşun anahtarını bana sunacak gibi. Yolun açık olsun, bahtın ak, yüreğin sevgiyle dolsun, dost yürekli güzel insan. 21.01.2013

18.01.2013
Zaman Dilimi
Şurada az zaman geçmedi yalnızlığı yudumladığım. Denize girdik çıktık kumsalın hemen yanında.
Yeşilin sararmadığı yaprakların içindeyim. Yarım dönemin son sınavlarını bitirip bilgisayara işledikten sonra rahatlamanın ardında cumanın hazzını ayrı yaşamak Berber Fatih'in işyerinde dürüm yemenin üstüne iyi geldi.
Sıradan yaşamanın farkına varmak kim tarafından belli olur? Anzako bir yanda ben bir yandayım. Yarın nerede oluruz bilinmez. Ancak o güzel eserleri yazmadan gitmek yok.
Hukukumuz olan insanları aramak ve onlarla birlikte olmak gerekli. Hayat sürdüğü sürece birlikteyiz. 18. 01. 2013

16.12.2012
YILLAR SONRA
Dün bir telefon geldi heyecanını yenemeyen birinden. Biz Fatih ile muhabbetin zirvesindeyken. Bu biri yıllar önce okuttuğum öğrencilerimin birisinden. Ali Dağ, dağ gibi yürekli birisi. "Hocam sizin bulunduğunuz yere çok yakındayım. Sizinle mutlaka görüşmek isteyen bir öğrenciniz var yanımda. Vaktiniz olursa bekliyoruz, olmazsa biz gelelim" dedi. "Kimdir o beni görmek isteyen?" sorusundan sonra da "Sizin öğrenciniz, benim hanım olur" dedi.
Onları aşiyanımda misafir etmeyi çok isterdim lakin ev müsait değil. "Hele yaz gelsin, bu taraflara yolları düşer, o zaman misafirim olurlar" düşüncesiyle düştüm yollara. Az git uz git, dere tepe düz git. Derken kavilleştiğimiz istasyonda buluştuk.
Ilık Mersin ikindilerinde bir dostluk çayı içiminde oturduk. Yılları urgan kelepleri gibi düre düre eve vardık. Bana gözlerini küçülterek bakan toprağımın insanı bayan, sarılıp elimden öpmak istedi. Bakışındaki gariplik bendeki değişlikten olsa gerek. "Hocam, nasılsınız?" cümlesiyle onun küçüklüğünü hatırlar gibi oldum. Yarım günde ömrün geride kalan yıllarını sorgularken duygulandım, hüzünlendim. "Ah bir çocuk olsaydım" diyen boşa dememiş. Tekrar o topraklarda bu imkânlarda öğretmenlik yapmayı çok isterdim. Yoksulluğun diz boyu olduğu Anadolu'nun garip insanları o günlerin acılarını üzerime çırpıyorlardı, ben de onlardan bir parçaydım. "Her neyse" diyorum, sırlarıyla, acılarıyla geride kalanlar bir gün daha güzel yerlerde ve farklı konumlarda buluşmak nasip olursa yâd edilecek günleri tekrar yaşarız. Hoşca kalasınız. 16.12.2012

12.12.2012
12.12.2012
Yıllar bizi aldatırken farklı rakamları da farklılıklar çağrıştırır. Günün yorgunluğunu üzerimden çırpıp atmadan Ankara'dan bir telefon yakınlarımdan şöyle teğet geçti. "Gurbetin geç kalınan yakınlığını yıllar önce yaşasaydım da zeytin bahçemi kurabilseydim, tüh!" sızlanmalarımın şimdi bugünün tarihine denk düşmesi beni geçenin geri gelmeyeceğinden dolayı hayıflandırdı.
"Şöyle ağız tadıyla, huzur içinde derslerimi bitirebilsem" yakınmalarım elbet geçmiş günlerimi aratmaz, avuntusuyla bilgisayarın başına oturuyorum. İnsan olmadan önce hayvan olabilmeli, hayvandan önce de yaratık olabilmeli. Hayvan merhalesini bile yakalamayan yaratıklar beni çok üzüyor. "Yarın için yerimize kimi bırakacağız!" endişesi kaygılarımı artırıyor. Bir daha geri gelmeyecek şu 12.12.2012 tarihi şahit olsun çektiğim acılara ve beşeri sıkıntılara. 12.12.2012

08.12.2012
DOSTLAR SAĞ OLSUN.
Güneşle başlayan hızar sesiyle uyanıp mahmurluğu üzerinden atamayan bir yorgun vücut ne yapar söyler misin bana!..
Erdemlinin güneşli havasında yeni aldığım demlikte yeni suyla yeni dostlarla çay içmenin zevki bir başka olsa gerek. Şu insan denen muammanın şifresini çözmek için kafa yoruyorum. Karşımdaki denizin uykulardan uyandığı öğle vaktinde ışıl ışıl parlaması yok mu, "al işte sana yaşamak" dercesine unutturuyor skıntılar ve kırıntıları.
Türkiye'nin pisliklerini temizler gibi bulaşıkları yıkarken rahatlıyorum. Yaptığım yemek de güzel olmuş. Yanımda birileriyle aynı sofrada aynı tasa aynı kaşıklarla uzansak ne güzel olurdu. Şu, "Devletin malı deniz, yemeyen keriz" sözünü değiştiriyorum ve; "Devletin malı deniz, haksız yere yiyen domuz" sözünü edebiyatımıza tersinden kazandırmak istiyorum. "Hangi dertten öleceğimi şaşırdım" diyenin acılarını hissedenlerin içinde benim yüreğim yangılı. Yiğitlerle itlerin karıştığı bir yerde bulunmak eşyanın da fıtratın da aslına aykırı. Kapısı yamulmuş, pencere pervazlarına bülbüllerin konmadığı evin tadilat ve tamiratı "bitse ne olur, bitmese kaç yazar!" uğraştırdı gençleri. 'Şu, Akdeniz Kırlangıcı bir yol tescillense de rahatlasam' kaygısı bir başka dostun ilgisini bekliyor. Ankara'nın soğuk havasını içimden kovmaya çalıştığım geç saatlerde güzel kardeşlerim Celal ve Düzgün Baba'nın telefonlarıyla ayıkır oldum mahmurluktan. Onlar soğuktan üşümek üzereler, ben burada güneş altında sıcacık ısınıyorum. Şu kahpe dünyanın rezilliklerine bulaşmadan nice güzel günlerde uyanmak dileğiyle,
Gerğini saygılarımla arz ederim. 08.12.2012

04.12.2012
MAH'I MUHARREM GELDİ.
Bir yılın ayları, günleri vardır kutlu olan, unutulmaması gereken. Dünya İslam tarihinde bu güzel ve güzellerin katline şahitlik etmiş güzel ay hürmetine kutlamalar yapılmakta.
Kalkıp saysak bu ayda vukubulan olayları ne yer tutar, ne zamanımız var. Bunların içinde biri var ki gelde unut; sevgililer sevgilisinin övüp saydığı yiğitler yiğidi, yiğitlerin serdarı, onun adı anılınca gözlerimin dolduğu Hz. Hüseyin'in şehadeti bu ayda oldu.
İslam dünyasının kanayan yarası hâline gelen Kerbela olayı, kapanmaz acılar bıraktı içimize. Muharremin ne suçu var, bu ayıbın bu ayla özdeş olması nice Muharremleri hatırdan silmez.
Altıncı saatte okulun bahçesi şölen yerine döndü. 1. Aşura Günü okulumuzda kutlandı. Dev kazanlarda pişen o nefis tat ve kokudaki aşureler önce öğrencilerimize, sonra da öğretmen arkadaşlara ikram edildi. Böyle güzel günlerin hatırlanması ayrı bir güzelliğin yaşanmasına sebep oluyor. Bugün on saat dersin sonunda İngilizce öğretmeni Yaşar Bey'in otomobiliyle Erdemli'ye indik. Canımın çeçirdecine ikramın güzel tarafından gönderdim. Sesini duymak şimdilik yetiyor. Mutat çay yerinde akşam çayını demledik. Eh alış veriş derken bugün de akşamı ettik. Yine yalnızlığın içine attım kendimi. Ankara romanı, "Benimle ilgilen lütfen " desede üzerimde bir kırıklık, ve hâlsizlik sezer gibiyim. Gurbetelde hasta olmak istemiyorum. Kim nane limon kaynatacak, kim terlerimi silecek? Kimseye yük olmak istemiyorum. Gene de aşıkın, "Aman Allah, gurbetelde alma canımı, / Duyar düşmanlarım, şaduman olur" dediği gibi buralarda yalnız olmak istemiyorum. Ölüm olursa da Hüseyin'im gibi olsun. Zalimin karşısında haykırarak, dimdik durarak ölmek bana da nasip olsun. Hayvanlar gibi ölmek istemiyorum. 04.12.2012

03.12.2012
CIRCIRLI DÜNYADA...
Akdeniz'in sonbahar yağmurlarında daha önceleri ıslanmıştım. Bugün gafil avlandık. Felsefeci Cemil Hocayla ayaküstü sohbetin tadını yağmur altında sürdürmek güzel olacaktı. Elimdeki kitabın ıslanmaması için çeketin altına gizledim. Harnup ağacının altından dosttan ayrılanların ezikliğiyle hemen yakınımdaki aşiyanıma koştum.
Akşanım o esrarlı havasına gel de bürünme. Yeşil zeytinlerin kapı girişinde beni beklemesi ayrıca hayra alamet olacak. İngilizce öğretmenimiz, aynı kanı taşıdığımız akrabam Adem Bey'in telefonu yine beni akşam saatlerinde yakaladı. Gülüşüne ayrı bir çeşni katarak gözüyle dudakları arasına gizlenerek bakardı; onu yanımda hissetmek rahatlattı beni. Gurbetelde insanın yakınları olmasa emin ol rahat bir gün yaşanmaz. "Kendini hangi gurbette sanıyorsun!" diye bana sitem ettiğin olur. Madde mi, ruh mu bu gurbet? sözüyle günleri çentikliyorum.
Takım elbise giymek öteden beri bir alışkanlığm oldu. Nöbet yerine giderken yine mor renge bürünmek istedim. Ankara'dan gelirken (HALK ARASINDA CIRCIR TABİR EDİLEN) fermuarı arızalanan pantolon beni bayağı uğraştırdı. Burada ne terzi var, ne dürzü var. Akşamın ilerleyen saatlerinde kalkıp Erdemliye gitmek canlara eza. Uğraş babam uğraş, nihayet cırcırları bir araya getirip eski hâline döndürdüm. "Kem gözlerden, iffetsiz sözlerden Mevla bizi korusun" temennisiyle yine yalnızlık yorganına bürünmek bilmem kaçıncı gecenin koynunda kaçıncı düşün önüne katacak beni. 03.12.2012

24.11.2012
ÇELİŞKİLER YUMAĞINDAYIZ
Öğrencilerin bilgi seviyesini ölçmek için yapılan sınavların soru hazırlamasıyla uğraştım. Bugün öğretmenler günüymüş, öyle diyor basın organları. Yıllardır avutula avutula bu güzel mesleğin çılkını çıkardılar. Birbirimizin -bu ucube hâline gelen günde- öğretmenler gününü kutladık, birbirimizi kandırarak.
Okulla kaldığım yer arasında fazla bir mesafenin olmaması beni dünyadan kopardı. İnsan yüzü ve bu yüzlerin tebessümünü özlediğimden aynı havayı teneffüs ettiğim Eyüp Beyle bir hasta ziyareti için yollara düştük. Kargıpınarı'dan geri döndük, hastanın bir başka yere gittiğini duyunca. Dönüş yolunda Türkiye'nin isim yapmış ve ucuz diye bilinen büyük marketlerinden birine girdik. Kurulum yeri büyükçe olan mekanda ayağıma göre ayakkabı, sırtıma göre pardesü bulamadığım markette kepekli ekmeğin 2.50 kuruş fiyatını görünce başımdan kaynar sular döküldü. Aynı ağırlıktaki ve aynı firmanın ekmeğini Erdemli merkezinde 1 liraya alıyordum her zaman. Bu çelişki niye böyle? Erdemli'de elektrikli şofben ve yine elektrikli sobaya baktım. Fiyatlar arasında bayağı farklılıklar mevcud. Akşamın garipliğine bürünürken bir dost beni otomobiliyle bulunduğum yerden aldı ve güzide bir ortama attı. Gün boyu yaşadığım çelişkileri unutmak için debelenirken Düzgün babayı ve Celal Hocayı aradım. Onların sağlık haberleri beni rahatlattı. Can icre canan hangi cana can verir bilinmez. Aşiyanım üşüyecek kadar soğuk değil bu güzel yerde. Bilinmez bir başka muammanın içine doğru süzülüyorum. 24.11.2012

02.11.2012
Neden Sonra...
Şu internet denen sanal dünyanın içinde yüzerken bir bakmışım dünya tersine dönmüş. Bu ters dünyanın bir yerinde "dur" demesini geciktirdiğim için hüznüm arttıkça arttı.
Yarın yeni bir romanın yazımı için zemin araştırmasına çıkıyorum. Narlıkuyu ve Akkum'un güzel toprağında dostum, yakınım Veli Avı ile birlikte olacağız. Doğanın en güzel yerlerinde tarih ve deniz içine dalacağız. Orada ne kadar kalacağız bilinmez. Sürekli olmasa bile oralarda bulunmam gerekiyor.
Okulun hafta sonu yorgunluğunu yakınlarımın yanında atıp aşiyanımda yeni kitabımın şifresini kuracağım. Mevla'dan dileğim, sevincimin ve umutlarımın solmaması için bana fırsat vermesi, dostlarıma ve öğrencilerime kederden uzak güzel günler dileğiyle yola çıkıyorum. Mutlu günlerde tekrar buluşmak dileğiyle. 02.11.2012

11.10.2012
ZEYTİNİM...
Uzun süre birlikte olamadığım günlüğe nihayet zaman ayırabildim. Ayrılıkların insanı ne hale getirdiğini benden iyi bilen az kişi çıkar toplumumuzda.
Gün oldu balkona oturup denizi seyrettim yalnızlığın anaforuyla. Kirletilen denizin sularına ayağımı atarken burada da maganda kültürünün yaşandığına şahit oldum. "İnsan olmak zor zanaat" sözünü şahitlediler sularda.
Bugün yine aldatıldım, dün olduğu gibi...
Bir zeytinim oldu. Onbirinci oğulun hamileliğine şahitlik edecek zeytinim balkonda duruyor, akşamın yoğun yağmurları altında ıslandı gece boyu. Ben onu gözyaşlarımla sulayacağım topraklara dikilmeden. BU MÜBAREK AĞACIN MEYVESİNİ DERİP ÖKSÜZ VE YETİM ÖĞRENCİLERİME İKRAMDA BULUNACAĞIM. "Bir zeytinden ne çıkar?" deme bana. Yarın ola hayır ola, bakmışın zeytin bahçelerim olmuş ve ben o meyvelerden yine gönlü kırıklara ikramda bulunmuşum. Yüce Mevla bu isteğimi yerine getirecek; içimden geçen bu duyguları yaşamak nasip olsun dileğindeyim. 11.10.2012

28.08.2012
GİDİYORUM İŞTE GÖR...
Ey Ankara, yılları takvim yapraklarından bir bir düşerek çabuk eskittik. Birlikte nice hüzünlü, nice kederli günler yaşadık. Bunun yanında güzellikleri solumak adına az da olsa mutluluğun ucundan ve kıyısından yakaladık. Kırsal yorgunluğun üstüne Şehir Medeniyeti'nin kurulduğu yerde, Ankara Kalesi'nin buruk vaktini nefeslendik. Yaşadığım şehre vefasızlık yapmadım. Buranın cadde ve sokaklarını, bulvarlarını,semtlerini yazdığım eserlerde Türk ve Dünya Edebiyatı'na belgesel niyetinde kalıcı kıldım. Bunun yanında birbirinin ayağını kaydıran, bulunduğu makama göz diken bürokrat suratlı insanların dalaveresine tahammül edemedim. Akılları ve gönülleri mide ve uçkurlarına bağlı olan bu ucube yaratıklar beni mutluluk pınarından uzak tuttu. Ankara, kırsal kesimden gelen insanların, burada maganda kültürünü hayatlarında vazgeçilmez unsur gibi gördüklerinden bu şehir tadından yenilmez oldu! Sanat çevreleriyle ve çok az olmasına rağmen dostlarımla güzel anıları paylaştım. Vefa borcumun birisi de 1950-1960 yılları arasında Ankara'da yaşanan siyasi, sosyal ve Ankara'nın gerçeği olan kabadayılık hayatını en son bitirdiğim romanda yazdım. Hayatımın bundan sonrasını sıcak kanlı insanların yanında ve deniz ve yeşilin iç içe olduğu bir başka sahil şehrinde sürdüreceğim. Ankara, senden ayrılırken sevdiklerimi ve dostlarımı Allah'a emanet ediyor, hoşçakalın diyorum. 28.08.2012

30.06.2012
Anadolu Medeniyetinde
Uzun bir yolculuğun ardından sürüklendim Ürgüp ilçesine. Kapadokya denilen toprağın insanı rahatlatan iklimi beni güzel karşıladı. Bugün Avanos'ta Kızılırmak kenarında orta şekerli kahvemiz, uzayıp giden tren yollarına takıldı. Bu yoldan önce Avanos'un Devebağırtan yokuşunda acılı badem, tatlı erik karışımı bir nefeslik muhabbet sürmüştü. Eh "akşamın olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun" teranesi benden uzak kaldı. Kardeşim ve dostlarla telefonun öbür ucunda hatır sorma bile rahatlatıyor insanı. Güzel haber almak ayrı bir sevinç kaynağı.
Annemin rahatlaması bana cennet saadetini bahşetti. Yarın onun yanında olacağım Allah nasip ederse. Yaz tatilinde uzun bir süre köyümde kalacağım. Üzerinde çalıştığım General Serdar'ın hayat hikâyesi ile haşır neşir olacağım. Dostların sadece sesini duymak bile yetecek. Canımın çeçirdeci hele sabret Mevla büyük, nice hasretleri kucakladık az çok geçmişimi biliyorsun.
"Şu dedikodu muhabbetlerinden Allah beni uzak kılsın ve zalime eş eylemesin" dua ve temennisiyle bir süre senden ayrı kalacağım ey güzel günlüğüm. Şimdilik hoşca kal, hoş kal emi... 30.06.2012

22.06.2012
AKIL İZAN...
Ülkemizde ve dünyada güzel işlerin olmasını temenni ettiğim akşam saatlerinde hoş olamayan üzücü bir haber iliklerime kadar titretti beni. Dün sınırlarımızdaki hain saldırıda şehitlerimizle acıya gömülmüşken bugün bir uçağımızın düşmesi içimin sıkıntısını fazlasıyla alabora etti.
Bizi Menderes ilçesinde ağırlayan Samandağ'ın eski kaymakamı Tahsin Kurtbeyoğlu'nun kaymakamlık yaptığı Samandağ'ın Çevlik sahiline yakın yerde uçağımızın düşmesi oraya olan muhabbetimi altüst etti.
Yaşadığımız çoğrafya dünyanın en önemli çetrefilli bir yeri malum. Etrafımız Türkiye'nin kalkınmasını istemeyen ve Batının maşalarıyla dolu. Emperyalist Batının uşakları bizi birilerine peşkeş çekip kemik yalamak gayretindeler.
Bizi her an, -İsrail'in güçlenmesi için- zayıf duruma sokmak isteyen iç ve dış düşmanlar Suriye veya İran ile savaşa sokup Amerika'nın karakolunu güçlendirmek çabasındalar.
Bunu yapmaktaki gayretleri Armağedon savaşlarının çıkarılması ve Dünya'nın alüst olmasına sebep olacak. Vahşi batı bundan istifade etmesini bilecek ve ortadoğu'nun mümbit varlıklarını sömürmeye zemin bulacak.
Akıl sahipleri ve ülkeleri yönetenler karşılıklı çıkarlarını gözetirken insanlığa da hürriyet bahşetmeli diyorum. Bugüne kadar hiç bir zalim devlet ve yöneticiler hayırla yad edilmedi.
Kafam iyi değil, mazlumlara zulümler sürerken işi Allah'a bırakalım ve liderlerin itidalli davranmasını ve halkını katletmesini durdurmasını dileyelim. Bugün gün dönümünü çıplak gözle izledim. O ne güzel bir manzaraydı Allah'ım. Çocukluğumda babaannem rahmetlinin bana izlettiği güneşin İsmail Sivrisiyle Erciyes Dağı'nın arasından doğuşunun heyecanını aynen Yenimahalle'nin televizyon vericileri arasında yaşadım . Bir yıl sonraya kaldı tekrar o güzelliği yaşamak. Hep yarınlara erteliyoruz güzellikleri. O güzel güne erişirsem daha hazırlıklı ve donanımlı olarak karşılayacağım güneşi. Uçağımızın düşüş sebebini öğreninceye kadar gözlerimden uyku nereye gider bilemem. 22.06.2012

14.06.2012
YİNE AYRILIK
İki yıla yakın (iki öğretim yılı) Milli Eğitim Bakanlığı'nın en önemli birimlerinden Talim ve Terbiye Kurulunda görev yaptım. Mesleğimle ilgili ve yan branşların da içine alındığı konularda önemli çalışmalarda bulundum.
Seçkin öğretmen kadrosuyla eğitim konularında dişe dokunur işler yaptık. Belli komisyonlarda öğretmen arkadaşlarla uzun ya da kısa zaman zarfında birlikte olduk. Teneffüs saatlerinde hem yürüyüş hem de kafa dinlemek maksadıyla Kirve'nin yeni demlenmiş plastik bardaklara konan çayından yudumladık. Öğle saatinde yeni adı Yeğittek olan Eğitim Teknolojilerinin bahçesinde yemek üstüne, Adem baba'nın ağrıyan karnına ilaç olan orta şekerli, yanında Ülker'in çikolatasıyla kahve molasında buluştuk. Mutat gezi güzergâhımız her gün aynı ayaklarla ve sancılı başlarla sürüp gitti. Çok soğuk havalarda giriş yerindeki kırmızı koltuklara kurulup Eray'ın çayından bazı günler de orta şekerli kahvesinden demlendik. Eh Çubuklu pehlivan İsmail Başbay'ın kahvaltılıklarına ortak olduğumuz sabahları dost meclisinde buluşanlara ne mutlu.
Öbür İsmail'den bahsetmeden geçemeyeceğim. Bana çok yakın gelen İsmail Utku'yu rahatsızlığımdan dolayı kırdığım oldu. Bir süre ondan uzak kalmak kafamda bir başka muhasebenin artılarını çoğalttı.
Fotoğrafçı Ali diye anılan Ali Dayı'nın o pervasız davranışı çok hoşuma gidiyordu. Ali Karacan, son günlerde benim Konya'ya gitmemle birlikte inzivaya çekildi. Bugün kuruma geç de gelse vedalaşmak nasip oldu onunla. Otomobiliyle beni Akköprü'ye bıraktı. Sarılıp kucaklaşmak istedim, o ototmbilden inmedi. İyi ki öyle oldu. Aramızdaki sırların daha hazin hâle gelmemesi için düşünmüş olabilir.
Ayrılık vaktinde arkadaşlarla vedalaşırken kendimi tutamadım. Gözlerimdeki yaşları silmek için kaçamak yerler aradım. Benim bu durumumu gören Adem Traş kardeşim, birlikte onların komisyonda oturduk ve Ali'yi bekledik.
Güzel anılarımızın olduğu Talim ve Terbiye Kurumundan ayrılmak hepimizi fazlasıyla üzdü. 4+4+4 çalışmasıyla ilgili, ayrıca ders kitaplarının hazırlanması konusunda yapılacak bir haylı iş var. Bu hususta uzmanlaşmış kadroların okullara dağılması işlerin aksamasına sebep olacak. Nasip olursa yarın Demetevler Anadolu İmam Hatip Lisesindeki görevime başlıyorum. Öğretmenliği özledim, öğrencilerimi özledim. Tebeşir tozlarını özledim. Zil sesini duymayalı garipliğim artmıştı, talilden sonra bunlara kavuşmanın heyecanıyla yeni ufuklara doğru hayaller kurmaya başlamak iyi olur düşüncesindeyim. Biraz önce Kayseri'deki kardeşim Ali'yi aradım, Almanyadaki kardeşimi havaalanından alıp köye götürdüğünü söyledi. Onlara da hoş geldiniz diyorum. Anama, yolda olduklarını haber verince sevincine diyecek yoktu.
Eh, güzel Allah'ım kimsenin sevincini yarı yerde koymasın. Bana da utanılacak işler tutturmasın. 14.06.2012

11.06.2012
CAN İÇRE CANAN
Konya yıllar önce gördüğüm Konya değil elbet. Bugün sema ayininde kendimi tutamadım "Hay" adıyla ağladım tutamayıp kendimi. Hak edilmiş bir mutluluk ağıtıydı bu gözyaşları. Ey güzel günlüğüm! Bir başka bilgisayarda yazamıyorum. Emrika diliyle proğramlanmış bir bilgisayarın başındayım. Anla halimden. En mutlu günlerimi seninle paylaşamıyorum. Canımın çekirdeği yanımda değil. Ondan yardım alamıyorum. Hoşca kal. 11.06.2012

08.06.2012
GÜLE GÜLE...
İnsanın sosyal ve beşeri hayatında unutamadıkları ve sürekli hatırlamak istedikleri kişiler ve olaylar vardır. Biz, o güzel insanın şiirleriyle büyüdük. Hasan'a mektupları okuduk. Daha sonra "Mihriban" şiiriyle hüzünlendik. Aşkı ve muhabbeti, sevdayı kelimelere dökmek ustaların işi. Edebiyatımızda tekrar aramızdan ayrılan Nef'i, Karacaoğlan, Dadaloğlu ve Köroğlu'nun özelliklerini bize yaşatan Abdurrahim KARAKOÇ ağabeyi Ankara'nın güneşli bir havasında Bağlum Köyü'ne tekbirlerle uğurladık. Bu cumaya kadar kıldığım cuma namazlarının içinde beni böyle duygulandıran, mutlu eden bir başka cuma namazını hatırlamıyorum. Kavurucu sıcağın altında biraz önümüzde bulunan Karakoç, sevdalısı olduğu Türkçesinden ve sevdiklerinden koptu. Başsağlığı dilediğim Bahattin Karakoç ağabeyi bu denli hüzünlü görmemiştim. O da aynı ocağın büyük şairi olarak "Yunus" güzelliğinde Türkçemize güzel şiirler kazandırmıştı. Kardeş acısının verdiği hüzünle Lütfi Şehsuvaroğlu'nun yanından ayrılmıyordu. Millet vekili ve yazar arkadaşlarla Abdurrahim ağabey ile ilgili hatıraları yâd ettik. Meydanda dostlarla sohbet ederken Celal Nair kardeşim cenazede olduğunu ve buluşmamız gerektiğini söyledi. O da beni Konya'ya uğurlamak için yanımda geldi. Eğitim sistemimizin üzerinde konuşarak metro istasyonuna geldik. Telaşlı bir terminal buluşmasından sonra Konya'ya yolculuğum başladı. Sürekli telefondan beni arayan canımın çekirdeği, Selçuk Üniversitesi'nin kampüs girişinde bekliyordu. Bitmez tükenmez bir hasretin noktalandığı yerde buluştuk. Mübarek Konya toprağının havası bir nebze de olsa beni rahatlattı. Vakitsiz ayrılıklar ve çocukların ağlaması beni derinden sarstığı gibi bu tip hüzünlü olayları yaşamak istemiyorum. Oysa hüzün benim ekmeğim suyum oldu. Bu suya ve ekmeğe zehir katılmadığı sürece kalemim güzellikleri yazmak için görevine devam edecek. Mevla kimsenin gözlerinden acı yaşlar akıtmasın dileğiyle, Konya'yı yüksek yerden tarassut ediyorum. 08.06.2012

08.06.2012
YOLUN AÇIK OLSUN...
DÜN, 1O. TÜRKÇE OLİMPİYATLARININ FİNALİNE KATILDIM DOSTLARLA. ORADA SİZİN ŞİİRİNİZİ OKUDU SELÇUK ÜNİVERSİTESİNDE ÖĞRETİM GÖREVLİSİ BİR DOSTUM. "OY, DEDİ; EĞDİ BAŞINI." BAŞLARIMIZ NASIL EĞİLMESİN KARAKOÇ ÜSTADIM.
Aylardır hasta yattığını biliyordum. Konya'dan Ankara'ya tedaviye geldiğinizi geç öğrendim. Ziyaretinize gelmeyi çok istedik, yoğun bakımda olmanız görüşmemizi engellemişti. Üstadım, Karakoçlar Türk'ün ve Türkçenin sevdalısıydı. Sizi çağımızın Karacaoğlanı biliyorduk. Şiirimiz sizinle soluklandı, dilimiz sizinle güzelleşti.
Büyük oğlunuz Talim Terbiye Kurulunda: Babamın durumu ağırlaştı deyince her yanım sızlamaya başladı. Mesai çıkışında Kızılcahamamdaki Türkçe olimpiyatlarına giderken ölüm haberin ulaştı. Bırakıp giderken geride kalan boşluğu hangi şairimiz doldurur, bunun hesabını kitabını yapacak gücüm kalmadı. Acımı kimse tarif edemez, ölçü bulamaz bu hasrete.
KAHRAMANMARAŞ'IN toprağı öksüz hüviyetine bürünürken Türkçemiz de yetim düştü. Kim elinden tutup kaldırır bu öksüz meseleyi? Sen, beyaz atlara binip göçerken Hasanlar yetim, Mihribanlar öksüz kaldı Karakoç. Birçok ölümü kabullenirim de şair ve yazarların, sanatçıların ölümünü kabullenemem, bunu herkes bilsin. Bu sanatçı kesimin içinde şairlerimizin yeri farklı, bu farklılığın içinde Karakoçların yeri bir başka farklı. Birlikte hatıralarımız oldu. Yiğit duruşunu, içten samimiyetini, tebessümümü inan hiç unutamıyacağım. Yüce Allah'ın koruması altında ol, onun rahmetiyle yun yıkan, mahşer günü birlikte olmak dileğiyle size rahmet ve mağfiret diliyorum. Yarın yanında olacağım, ömrüm vefa ederse, seni ebedî istiratgâhına tevdi edeceğiz. Makamın cennet, yardımcın sevgililer sevgilisi olsun. Yolun açık olsun. 07.06.2012

02.06.2012
GÜZELLİĞE KATKILAR
Bir hafta önce Kurtuba'nın serin akşamlarında dostlarla bir hafta sonrasına sözleşmiştik.
Bizim sohbet sürerken hizmette kusur etmeyen elektronik mühendisi güzeller güzel Ali kardeşimin de sohbete katkıları hepimizi ziyadesiyle mutlu etti. Hatay ilimizin bu nadide evladını yarın daha güzel yerlerde bu ülkeye hizmet etmesini diliyorum.
Geç zamana kadar sohbete devam ettik. Çıkışta, Ankara'nın çıplak sokaklarından kurtulmak için medeni(!) insanlarından kaç kaçabilirsen ey serdengeçti. Kırlangıç'ımın yaralarını sarmaya devam ediyorum. İşim zor, vakit az. Ne yazarsan yaz ey kalemin. Yazdıkların hayra vesile olsun, şerri kovsun içinden ve de dışından. 02.06.2012

21.05.2012
GÜZELLİKLERİN KAYNAĞI
Analar üzerine ne söylense az doğrusu. Birlikte çalıştığımız komisyonlardan birinde bir bayan Edebiyat öğretmeni arkadaşım:
"İnsanların içinde yavrusu için sadece analar kendini feda eder ve onlar için ölümü severek kabul eder" dedi.
Bu söze diyeceğim bir başka söz yok. Doğrusu da bu. Cennet, onların ayakları altına durup dururken serilmeyecek. Ana olmuş her kadının da cennetle müjdelenmesindeki esrarı biz çözemeyiz bu nakıs aklımızla. "Hikmetinden sual olmayan Huda ne işlerse güzel işler.
Dün Nevşehir'e giden anamın bir özel hastahanede tedavi olması geceleri üzerime sıkıntıları sağnak sağnak yağdırdı. İşyerinde iyi haber almanın heyecanıyla öğleyi zor ettim. Sanılanın aksine yanlış haberin doğruluğuna akşam saatlerinde ulaşmam bir nebze olsun beni rahatlattı. Komşumuz Fatma'nın mutlu gününde yanlarında olmayı da ayrıca çok istiyordum. Çocuk Edebiyatçıları ve Yazarlar Birliğinin seçiminden dolayı yerime dünya tatlısı, canımın yarısının vekaleten bulunacağı da bu sıkıntıyı bertaraf edecek düşüncesindeyim. Günlük belaların üzerinden aşıp yarınları katlayarak yaşayacağım ve yaşarken de yaşatmak olan düşüncemi uygulayacağım günler yaklaştı.
Canım anama ve bütün güzel analara yüce yaratandan acil şifalar diliyorum. Onların gölgesi bile yetiyor bize. Haydı rast gele güzel günlerim. 21.05.2012

15.05.2012
ALDATIN, BEYLER BAYANLAR...
Ben, oldum olası karamsar bir yapıya bürünüyorum. Eh durup dururken insan böyle bir sıkıntıya niçin girsin? Bunun sebeplerini kim nasıl düşünür, ne çözüm bulur varın hesap edin.
"Bizi aldatan bizden değildir" diyen canların canı, bu sözü boşa söylememiş. İnsanın gözünün içine baka baka yalan kıvırarak aldatması onun şanına yakışıyor ki bırakın yapsın. Cuma günü camiye kasılarak gitsin, Ramazan orucunu kerhen tutsun. El gördü tabirine uygun olarak seyahat maksadıyla kutsal toprakları kirletsin, "yetimi yoksulu koruyup gözetiyor" desinler diye bağıra çağıra bir ekmek parası uzatsın.
Vatan savunması söz konusu olunca yüksek perdeden ahkâm kessin, mangalda kül bırakmayıp dumanını sadece kendi nefeslensin. Vatanın selameti için taş üstüne taş koymasın. Böyle bir deyyusun aramızda dolaştığını gören bana haber versin.
İnsan emeğinin bu kadar ucuza gittiği ve hakların zamanında -adalet mekanizmasının sağlıksız işleyip hukukun ZAMAN AŞIMINA takılarak guguklaştırılıp gasbedilmesi gibi- ödenmediği bir ülkede huzur içinde yaşayanın aklına şaşarım.
Bunun yanında sevgisiz ve ilgisiz kalan biçare gönüllerin gül yüzlülerin bir tatlı tebessümüyle ferahlaması dileğinde bulunuyorum. Onların gönül yaralarını saranların hürmetle ellerinden öpüyorum. Gün ola devran döne demişler. 15.05.2012

13.05.2012
KAFA TEMİZLİĞİ
Hafta sonu arkadaşlarla buluşmak düşüncesi ağır basarken odamın temizliğiyle uğraştım. Kızılay'a inemedim.
Yazlık çamaşırlar ve kaybolan eşyaların aranması hayli zaman aldı. Kapitalizmin sömürü düzenine uydurduğu "GÜNLER" teranesine başkaları katılır da anneler buna eş edilmez mi? Onları senede bir gün olsun anmak hangi densizliğe sığar anlamış değiliim. Dün akşam Glatasaray'ın liğ maçlarında birinci olmasıyla sokaklardaki çılgınlığa şahit oldum. Futbolun, bir kumar ve vahşet olduğunu bir daha cümle âlem duydu gördü. Tabi bunu benim gibi düşünen çok az insan var kabilinden diyorum.
Bugünün hüznüne bir başka sıkıntılı haber damgasını vurdu. Aklı evvellerin bana muhalifliği neticesinde canımıın çekirdeği yalnız kaldı. Katmerleşerek artan o hüzün ne kadar sürer Allah bilir. İyi şeyler düşünemiyorum, elim bağlı, dilim bağlı kaldım aşiyanda. Hüdayi hazretlerinin manevi himmetine ihtiyacım çok.
"Allah'ım beni zalimlerin karşısında perişan eyleme." duasıyla geceyi sabaha bağlamak istiyorum. 13.05.2012

26.04.2012
YOLLAR SENİ...
Yeni bir kitabın doğuşuna şahitlik ettim. Yazarının ilk imzalı kitabını bana emanetinden sonra KİTAB-I ÖKÜZ'ü elime alınca öpüp kokladım, başıma koydum.
Arslan Küçükyıldız'ın bu kitabı memleketimde sayısız öküz zihniyetli insanın foyasını ortaya seriyor. Bu aziz hayvanın kitaba konu olması da ayrıca manidar. Yayınevinden çıkıştan sonra yaralı kırlangıcımın yaralarını sarmak adına nezih bir yerde çay üstüne çay yudumladık. Kitabı konuştuk. Roman kurgusunu, dilini, sürgün hayatını ve akibetin nasıl olması gerektiğini tartıştık. Bu güzel insanın sevinçli gününü böyle bir olayla taçlandırmak da tarifsiz bir güzellik kattı güne, geceye. Sınıf atlayan Ali Karacan'dan ayrı kalmak da bir başka çile doğrusu.
"Yarın ola hayır ola" düşüncesiyle geceyi gündüze bağlamak için telaşlıyım. Cuma'dan sonra babamın, anamın yanına gideceğim. Doğup büyüdüğüm topraklara yine kayıplarımın hüznüyle ulaşacağım inşaallah. Günüm seviçle, yolculuğum mutlulukla neticelensin temennisine dostların da hayır dualarını eklemek istiyorum.
Yollar seni gide gide bitireceğim, tekrar kavuşmak dileğiyle dönmek istiyorum muhannet yüzlü Ankara'ya. 26.04.2012

24.04.2012
GEÇMİŞİMİ ARARKEN
20 Nisan Cuma akşamı telaşlı ve gecikmeli bir yolculuğa çıktık. Ver elini Edirne. Sabah namazından önce Mimar Sinan'ın şaheseri Selimiye camiisinde duran otobüsten indik. Bu güzel mabedin geniş avlusuna nereden geldiyse bir Montofon veya Honştaın olduğu kestirilemeyen birisi -anadolu kırması değil- öyle bir mayıslamış ki cami avlusunda bu çirkinliği görmek hepimizi utandırdı, tiksindirdi. Mayısa daha var, var da Edirne'nin mayısı önce gelse gerek.
O güzel camide yunup yıkanmak istedim. Çıkışımız Ergene ırmağıyla Meriç'in güzelliğine odaklandı. Henüz kahvaltı saati gelmemişti. "Şuradan Yunanistan sınırına gidelim. Gönlümüze çekilen sınırları melül mahsun seyredelim" düşüncesiyle Meriç nehrini geçtik. Yunanistan ve Türkiye sınırında Kangal köpekleriyle oynaştı arkadaşlar. Karşımız Yunanistan ve Türkiye. Nöbet bekleyen askerlere hayırlı teskereler dileğiyle şehre döndük.
Metrekareye düşen tarihi eser bakımından Dünya'da ikinci ve Türkiye'de birinci olan bu ecdat yadiğarı güzel şehir hepimizi büyüledi. En çok da Sarayiçi denen yerdeki şehitlikte yatan köylümün bulunması beni ziyadesiyle hüzünlendirdi. 20.000 şehidin ihmaller sonucu Edirne'yi savunarak şehit olması ayrı bir gurur tablosu olarak gözler önünde ayan beyan belli. Yiğit komutan ve arkadaşlarının burada huzur içinde yatmaları bize güç ve kuvvet veriyor.
Bir günlük geziye tam olarak sığdıramadığımız Edirne'de 2. Beyazıt külliyesi ve Darüşşifa müzesi her insan tarafından ziyaret edilmeli. Hasan Paşa tabyalarını göremedik, sebep de İstanbul'a vaktinde avdet edebilmekti.
Selimiye'yi önce ziyaret etmiştik ve tekrar döndük oraya. Caminin geçmişiyle ilgili yeteri bilgiler alınca üç minareli cami ve selatin camilerini ziyaret ettik. Bu ne güzel esrar Allah'ım! Edirne'de yaşayan insanlar bu mübaret beldenin kıymetini bilmeli. Toprağı altın değerinde, tarihi hesaba vurulmayacak gizemlerle dolu. Orayı anlatmaya ne kalem yeter, ne zaman müsait.
Bizi misafir eden okulun idareci ve öğretmenlerine ve ayrıca rehberimize ne kadar teşekkür etsek az doğrusu.
Bir ayrılık daha yaşamak üzere yollara düştük, içim bir tuhaf olurken, daha önceleri şöyle teğet geçtiğim ve günübirlik Kapukule sınır kapısından döndüğüm Edirne, senin içinde yaşamak ve orada ölmek isterdim. Adaletin gecikmeden verildiği bina beni ayrı bir dünyanın içine sürükledi. Gelde burada yaşama!
İstanbul gezimizin ikinci ayağında kılavuzumuzun şahin veya kartal olmaması ayrı bir hüzün yaşattı. Defalarca geldiğim ve uzun süre sıkıntılı bir hayat yaşadığım İstanbul, seni anlatmaya zamanım da yok, terbiyem de müsait değil bugün.
Aklımdan hiç çıkmayacak Panorama 1453 Müzesi'ni her Türkün görmesini istiyorum. Yolu İstanbul'a düşen mutlaka orayı görmeden dönmesin evine, batkına.
Eminönünde beni yalnız bırakmayıp yanımda gelen Kaya Sayın kardeşime, akabinde beni çok merak eden ve ısrarla yanımda olmak isteyen Adem Traş ve Ali Karacan kardeşlerime ve birlikte olduğumuz arkadaşlarımın Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerinin manevi huzurlarında bulunmaları beni yıkayıp temizlediği gibi sanıyorum onlar da nasiplendiler.
O mürşidin mübarek ellerinden öpmek bize nasip olmadı. Olsun onun hayır duaları hepimizin kurtuluşu için olduğunu biliyorum.
Mevla nasip eder, tekrar ziyaretine giderim. Çamlıcanın tepelerinde çam seyretmeyi Yuşa Peygamberi ziyaret etmeye tercih eden zavallıların içinde bulunmam benim için zulümlerin en büyüğü oldu.
Bu gezi de böyle olsun İstanbul. Zülfüyare dokunmak benim haddime değil. Senden ayrı kalmak bu dünyanın en büyük acısını yaşamaya bedel oldu ey dost. Zaman zuhur eder, kısmette de varise tekrar o güzel dostla buluşuruz. Ne diyelim, bu garibe de gönlünün bir yerinde bir yer ayırır. 23.04.2012

24.04.2012
GEÇMİŞİMİ ARARKEN
20 Nisan cuma akşamı telaşlı ve gecikmeli bir yolculuğa çıktık.

15.04.2012
GÜZEL EMANET
Eskimeyen dostlarımdan Celal Nair Beyle onun evinde buluştuk. O, veli toplantısının yorgunluğuyla Erenköy Kasabına kendini attı. Yerin ve zamanın orada müsait olmadığından onun evine duhul olduk. Derin felsefi görüşleriyle yarın üzerine nerede neyi koymamız gerekiyorsa konuştuk.
Güzel insanlarla dost olmanın tadını hiç bir zaman başka zevklere bırakamam. "Yaralı Kırlangıcın" yarasını sarmak için Erzurum ağzının neresinde ne yapabiliriz? sualini konuşurken Hınıs, Tekman, Karayazı, Karaçoban ilçelerinin sayın başkanı, güzel ve dost yürekli Cevdet SUNAY kardeşime telefon ederek yardımlarını istedi. Yiğitlerin anavatanı Erzurumluları bulmak üzere Kızılay'a gittim. Kitabın ilk çıktısını emanet olarak o kardeşime bıraktım. Ayrıca, emniyetten emekli Karayazılı kardeşimin sıcak yakınlığı beni ziyadesiyle mutlu kıldı. Tabi Erzurum'a görevli gittiğim kış gününün çayındaki tadı burada bulamadım. Kırtlama şekerle o açık çayın tadı hâlâ damağımda. Eh, Ankara'da demlenen çay ancak bu kadar olur! Olsun, dostluklar kurulsun da çay bahane olsun.
Zeytin bahçesinin hayali, Ali Karacan'ın dostunu muradına erdirsin temennisiyle güzelliklerin üzerine, hemen yanına bir mim koyalım ve güzel günlere doğru yelken açalım denizi olmayan Ankara'da. 15.04.2012

05.04.2012
BU NE GÜZEL MUŞTU...
İki haftadır yerde miyim, gökte miyim nasıl yaşadım Allah bilir. Bugün Canımın Çekirdeği bir müjde verdi ki böylesine bir haberi ilk defa duyuyorum.
Çalıştığım komisyonda "Allahu Ekber" tevhidiyle gözyaşlarım boşaldı. Kendimi kaybetmişim.
Yeryüzü böyle güzel, insanlar bu denli hoş görünmemişti gözüme. Latif Batı kardeşim bir ara kurumda gözüme çalındı. Onunla Müdürlerden güzel insan, her zaman sarılıp öpesim gelen Osman Bey'in odasına gittik. Çaylarımızı nasıl içtik hâlâ kendime gelemedim. Oradan ayrılıp, Ali Karacan ve Adem Baba'ya bu müjdeli haberi verince kurumda duramadım. "Kızılay'ı dağıtayım" düşüncesiyle dışarı çıktığımı hatırlıyorum. Ankara'nın tapusunu elinde tutan Hacı Bayram Veli Haz. yanında buldum kendimi. Şükür secdesinde başımı yerden kaldırmak istemedim. General Serdar'ın niyazına yakın bir tazimle Gül Baba'nın ziyaretine gittim. Hıdırlık Tepe, Ankara Kalesi'ne mahzun ve suskun bakıyordu. Sevincimi o semtin garip insanlarıyla paylaşmayı bir başka zamana bırakıp tekrar umutların yeşermesi için cem meydanına uğradım. Kitapçılar çarşısında bir öğrencimle karşılaştım. Ne güzel insan yetiştirmişim, bu sevinç de sevincime katkı yaptı. Ankara'nın güzel günlerini, geçmişini yad ederek Hacı Bayram Veli'nin hocası Hallac Mahmut hazretlerinin kabrinde yundum, yıkandım. Akşamın karanlığı çöktü üstüme, aşiyanda sevincimi paylaşamadığım hicret odasında yine yalnızlığıma gömüldüm. "bu da geçer ya hu" temennisiyle oturduğum yer diken de olsa senin ve sizin gül hatırınıza katlanacağım bu sanal alemin cefalarına.
Tarihe bugünün notunu düşüyorum. Yüce Mevla her zaman böyle güzel haberleri güzel insanlara da nasip etsin. Amin. 05. 04. 2012

25.03.2012
CAN KİME EMANET
Dünyanın kulpu mu koptu, yoksa biz mi bu adi düzene ayak uyduramıyoruz?
Canımın çekirdeğinin Ankara'ya gelmesiyle uykuların yarı yerinde uyandım. Dünya benim oldu. Sabahki haber dünyamın kararmasına sebep olacaktı. Ağzıma bile almak istemediğim o melun haber senden uzak olsun canım.
Gün geçmiyor ki tanış olduğumuz insanların evlerini hırsızlar ziyaret ediyor ve ortalığı tarumar ediyorlar. Bugünkü haberde yeğenim İnan'ın evine hırsızların girdiğine dair aldığım haber hiç de iç acı değildi. Evde bulunan ziynetlerden ve iki adet dizüstü bilgisayarı çok kısa zaman içinde aparmaları akıl işi mi?
Böyle düzende ne canımız, ne malımız ve ne de namusumuz güvende değil. Hırsızlık olayına karışanlar ve onları destekleyenler, onları bağışlayıp affedenler, hatta onlara masumların vergileriyle avukat tutan zihniyete kim destek verdi, kim kolladıysa onlara hangi hakkımızı helal edeceğiz?
Can, mal ve namus emniyetinden sonra geriye ne kalıyorsa onu korumak ve kollamakla görevli kim varsa kendi özel güvenlikleri içinde yaşayan -ve kendinden başkasını düşünmeyen- kim varsa mahşer günü iki elim yakalarında olacak. Bu dünyada helalleşmek mümkün olmayacağına göre hesap ahrete kalacak vaziyet. Bu aziz canı kime emanet edeceğiz ey dost! 25.03.2012

18.03.2012
GÖNÜL YORGUNLUĞU
Hafta sonunu nasıl değerlendirdim biliyor musun? Daha önceleri her cumartesi dostlarla belli mahfillerde oturup boşa çene çaldığımız yerlere artık pek gidemiyorum. Sevgili babamın kaybından sonra bendeki içe dönük hesaplaşma haddinden fazla arttı.
Hafta sonlarını kendi aşiyanımda geçiriyorum. Dostlar beni yanında görmek istiyor, bunu biliyorum. Onlardan anlayış bekliyorum.
Cumartesi, düzeltmesini yaptığım romanın son reddesine henüz ulaşamadım. Bu çalışma pazara sarktı. Sabah erken kalktım ve bilgisayarın başına oturdum. Ne zaman biter ve çoğaltıp ilgili yarenlere veririm? endişesiyle öğle saatlerine kadar çalıştım. Namaz niyaz derken tam ayakkabımı boyuyorum, bir telefon gelmesin mi, kimden hadi bil: Beni az çok anlayan bir dost "Bir Delinin Hatıraları" kitabını okuduğunu söyledi. Canlı kitap telefonun öbür yüzündeydi. "Eh bu delinin" sesini duymak istemiş. O tatlı kahkahasını özlediğim Ali KARACAN kardeşim ne yaptığımı sordu. Sağ olsun, ömrü var olsun. Aşiyanın temizliğini yaptığımı ve şu anda da ayakkabılarımı boyadığımı söyleyince okuduğu kitaptan bahsetti. Kendimi tutamadım, güldük, gülüştük.
Bahar yorgunluğu henüz üzerime çökmedi, gönül yorgunluğu bir türlü de efkarlı başımdan çekip gitmedi. Her yanımı kuşatan bu melankolik hal tebelleş oldu yüreğime, iner bir gün üstümden, karlı dağın karı gibi. Ali'im yarın buluşmak dileğiyle. Bu efkarın da sonu gelir, aydınlık günler doğar üstümüze inşaallah. 18.03.2012

25.02.2012
VER ELİNİ
Gurbet yolu, önünde açılanlar: "ver elini gurbet" derdi uzağı-yakını bilinmeyen o hasretin başladığı yerde. Hep gurbetin içindeyiz, sağımız-solumuz nereye çıkar veya nerede sonlanır bilinmez. Bu dünyanın son nefes alımına kadar sürecek bu gurbet özlemi.
Niçin özlem? diye sorma bana. Gideceğim yerde edebiyat dünyamıza en az iki roman hediye etmek istiyorum. Kendi ellerimle yetiştireceğim zeytin ağacının altında o kitablardan birisini yazmayı düşünüyorum. Neyi ne zaman yapacağımın düşüncesi henüz tam olarak şekillenmedi.
Ali KARACAN kardeşimin benim için tanzim ettiği bahçede haddinden fazla zeytin ağacı diktiğini gördüm. Bu beni ziyadesiyle mutlu kıldı.
Ver elini gurbet demeye ne kaldı bilinmez. Zaten gurbette değil miyim! Bu dünya benim vatanım değil ki gurbetim olsun gideceğim yer.
Türkiye'de sağlık alanında güzel gelişmeleri duyuyorum. Bu beni mutlu kılıyor. Bu hususta benim de katkım olacak sağlığına kavuşmak isteyen insanlara. Ver elini hayellerim, umudum. 25.02.2012

21.02.2012
Hürriyet Neredesin!
Tutsaklık sadece savaşlarda veya esaret günlerinde mi akla gelir? Bu terim, bence kişiye, değerlere, inançlara, mecbur olunan durumlara göre değişmeli ne anlam ifade ettiği.
Hürriyet, kula kölelikte akla geliyor benim anladığım kadarıyla. Kullar, neye, kime karşı sorumlu olacağını unutalı başından belalar eksik olmuyor. "Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek" teranesini dilinden düşürmeyen zavallılar, ne kadar perişan olduklarının farkına varamayacak kadar zebun olurlar. Şükrün ve fikrin zirvesine çıkamayanlar neyin peşinde yuvarlandığını idrak edemeyince anlarlar ki iş işten geçmiş.
Eh, elimizden ne gelir, o gözleri şehla hâlden anlamazsa perişan olacağımız aşikâr.
Gel ey dost, bu zebun olma noktasında biçarelerin eteğine yapış, lütfun ve kereminle bizleri dikenli yollardaki umudumuzu yarı yerde bitirme. 21.02.2012

07.02.2012
Kitaplar Bitmesin...
Geçen ay müsveddesi biten kitabın bilgisayar ortamında yazılımı bitti şükür. Geriye ince işleri kaldı. En zor yerindeyim o kitabın. Henüz adı konmamış bir kitap. Yakın tarihimize biraz daha yakın olayların yaşandığı Ankara var içinde. Kitabın araştırma sırasında bayağı rahatsız olduğum ve bir insan olarak insanın onuruyla oynanan tarihin kararmaya yüz tutan yüzüyle hesaplaşmak adına utandım.
Halka mal olmuş tabirine uygun yaşanan hayatın ipi kopan yerinde birilerinin ipinin pazara çıkarıldığı yerde utandım, iğrendim.
YAŞADIĞI TOPLUMA KARŞI SORUMLULUK DUYGUSUYLA KALEMİN EN HASSAS YERİNDE EN İNCE İŞLERE ÇEKİDÜZEN VERMEYE ÇALIŞAN SERDENGEÇTİ, NEREDE, KİMDEN GEÇECEĞİNİ ŞAŞIRMIŞ VAZİYETTE.
KÜÇÜK HESAPLARIN ÜZERİNE BİR KALEM ÇİZMEYE UĞRAŞAN BU GARİP GÖRELİM NE YAPACAK? BEŞ YÜZ SAYFAYI GEÇEN KİTABI KİM OKUMAYA TALİPSE BANA HABER VERSİN. ONUN ENGİN VE ZENGİN HOŞGÖRÜSÜNE SIĞINIP ONA EMANET EDERİM. HADİ BAKALIM EY ŞANSLI VE GÜZEL OKUYUCUM, GÖZÜN GÖRÜYOR, AKLIN YERİNDEYSE HABERİNİ BEKLİYORUM. OKU VE ÇORBADA TUZUN OLSUN, EDEBİYATA ÇEŞNİ KATMAYA, İNSANLIK HARCINA BİR TAŞ KOYMAYA YÜZÜN OLSUN. BEKLİYORUM. SEVİLDİĞİNİ, SEVİLECEĞİNİ UNUTMA. 07.02.2012 ANKARA

02.02.2012
ÖYLESİNE DEDİM
İnsanlar da yıldızlar gibi doğar her şafakta. Aydınlatır yeryüzündeki gönlü kırıkların dünyasını. Anlatamadıklarımız içimizde bir sır gibi tortu tutar ve orada için için kaynar.
Okuyucularımdan arasıra gördüğüm ve sanatçı duyarlığıyla tebessüm eden o güzel insan yıldız gibi kaydı gönül dünyamızdan. Başka galaksilerde aydınlık olmaya gitti. Yolu açık, bahtı ak olsun, yıldız olmaya devam etsin.
Bir başkasını yaşatmak marifet değil mi? Bu minval üzere bir tatlı tebessüm olsun ışıtsın gittiği yeri. Dualarım, onun esenliği üzerine olsun. Geç kalan bir ziyaret olmasa da hep gönüllerde ışık olarak kalmak, ziyaretin en güzeline bedel olacak. "Gel gitme!" diyemediğim birisi gitsin güzellikleri de götürerek. Biz mahsuniyetin içinde kıvranalım, yanalım külsüz dumansız. 02.02.2012 Ankara, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı.

11.01.2012
ÖLÜM, ÖLÜM; GERİSİ ZULÜM...
İşe huzurlu başlamanın ilk dakikalarında giriş imzasını atıp komisyona giderken arkadaşların toplandığını görünce farklı bir durum sezdim. Vefasız Ankara'nın soğuk bir ikindi sonunda adını sevemediğim bir semtinde yarım saat kaldırımda ölümün soğuk yüzüyle tanışan "Mehmet Rebii" arkadaşımızın ölüm haberi hepimizi derinden sarstı. Bir gün önce selamlaşarak yanımızdan ayrılan Mehmet'in soğuk taşların üzerinde sahipsiz yatması bu vefasız insanların şanına uygun bir davranıştı tabi. İnsanlık, büyük şehirlerde çok büyümüş ki asalet küçülür olmuş bunun yanında. Canımızdan emin olamadığımız bir yerde yaşamanın ne anlamı kaldı!
Hastahanenin (....) morgunda Osman Hocanın dualarla yıkadığı Mehmet'i Burdur'a doğru uğurlayınca yüreklerimizden bir damla sevgi daha eksildi. Ali, Adem Baba, Pehlivan İsmail ve Adana'nın derin evladı Mehmet Ali'yle yediğimiz nefis yemeklerin emin ol hiç tadını bulamadım. Çubuklu Ali'nin her zamanki neşesini bulmak mümkün olmadı.
Akşamlar bir garip, insanlar bir tuhaf vefasız Ankara'da.
Canımın çekirdeği, sınavda bu kadar heyecanlanmaya ne gerek vardı! Prof. etiketlilerin senden farklı nesi var? Sen, geleceğin ışığı, aydınlığı olacaksın. Çünki senin gönlün yüce, değer ölçülerin insan müsveddelerinin hayal edemeyeceği kadar büyük ve kutsal. Beni muştulu haberlerinle mutlu kıl. Bu günü kamil manada yaşamış saymıyorum ve ömürden düşüyorum. 11.01.2012

30.12.2011
TÜKÜRÜN ZİBİDİLER TÜKÜRÜN
2011 Yılının son iş gününde gülümseyerek evden çıktım. Hava çok soğuk, kuru ayaz ortalığı kasıp kavuruyor. Sıcak günlerin özlemini ta iliklerimde duyarak durağa vardım.
Birkaç gün önce aynı durakta yine yere tükürürken ikaz ettiğim iki öğrenci de birbirleriyle yarış edercesine hem sigaralarını tüttürüyor, hem de öğretmenlerini eleştiriyorlardı. Düşük pantolonlu, kravatı göbeğine yakın yere kadar indirmiş, parlak yüzlü genç(!): "Peki ağabey" diyerek bir daha yere tükürmeyeceğini ima etti. Durakta rahat yer bulmak zor. Adımımı attığım yere ya sakız atılmış, ya sigara izmariti, ya da yenen tatlıların jelatinli kapları savruluyor.
Gazi Üniversitesi'nin eski giriş kapısındaki tarihi ağacın kalın gövdesine tüküren öğretmen arkadaşıma hemen mendil uzattım. Birkaç saniye farkla o galip geldi ve ağacın dibini boyadı. "Hocam rahatsızım" diye mazeretini ortaya döktü diğer tükürüklerin üzerini örtercesine.
Üniversitenin duvar dibinden yürürken tükürük ve burunlarından çıkanı görmekten tiksindiğim pisliklere basmamak için palyaçolar gibi hoplayıp zıplayarak yürüdüm. İş günleri meslek liselilerinin sabah toplantı yerlerinden geçiyoruz. Küfürlerin normal şekilde konuşulduğu; birbirlerinin ebesine, ablasına küfür edildiği ve muhatabının bunu gülerek karşılamasına şahit olduğum gençlerin tükürüklerine bulaşmamak için gözüm yerde zor yürüyorum.
Bu çocukları evde eğiten ana-babalar, okulda öğretmenler, çevredeki sorumlu gözüken sorumsuzlar; “Bize ne oldu, nereye gidiyoruz?” hiç düşünüyor muyuz? Bir elinde cep telefonu, diğer elinde sigarayla deftersiz, kitapsız okul yolunda çocuklarımıza kim sahip çıkacak?
İş çıkışı yeraltı trenine binince daha üzüntülü bir yolculuk başladı. Vagonların kapılarının yanındaki beyaz koltukların üzerinde “BEYAZ KOLTUKLAR GAZİ, YAŞLI, ENGELLİ VE HAMİLE YOLCULARIMIZA AYRILMIŞTIR yazısının altında iki genç dershanelerinin dedikodusunu yaparak oturuyorlardı. Yukarıdaki yazının muhatabı ben olmadığım için gidiş yönüne doğru döndüm.
Ulus durağında yanında beyi ile bir hamile bayan bindiler. Doğumu yakın olan genç kadın, ayakta dururken zorlanıyordu. Dershane kaçkınları bizim köylülerin -üzeri yüklü- tabir ettikleri hamile bayana yer vermediler. “Onlardan birine rica etsem de kadına yer verseler” diye o tarafa döndüm. Kör değillerdi ya kadının rahatsız olduğunu görüyorlardı. Kadının durumunu işaret ettim, hiç oralı olmadılar. Gülüp eğleşerek oturdular. İvedik Metro İstasyonu’nun yürüyen kırmızı yazılarında: YILBAŞI GECESİ KIZILAY-BATIKENT METROSU SABAH SAAT 02-00 DE SON SEFERİNİ YAPACAKTIR babından sarhoşlara rezerv yapılacağının ilanını okuyunca sinirlerim daha da bozuldu.
Hamile bayana yer vermeyen gençlerin babaları, okulda bilgiye doyamayan çocuğunun dershane köşelerinde heder olduğunu bildiği için efkârlanıp da içmesin mi? Ne ektiğini bilmeyen sorumlular ne biçeceğini nasıl bilsin?
İşini bilen babaların, köşeleri dönerken bir koyup beş alan çocukları yarın bu ülkeyi nereye sürükleyecek tahmin edemiyorum. Anlaşılan satılmadık nenelerimiz, yüzüne tükürülmedik dedelerimiz kalacak. Korkum o ki bu asil milletin köküne ne dökülecekse kuruyup kalacak olanca güzelliklerimiz.
2011 yılını tükürerek bitiren gençlerin 2012’de nereye, kimin yüzüne tüküreceklerini merak ediyorum. Bay Bay’lı veda sahnesiyle sevdiklerinden uzaklaşan-yozlaşan gençler, nereyi uygun görürseniz tükürün tükürebildiğiniz kadar.
YENİ YILIN ÜLKEMİZE VE İNSANLIK ÂLEMİNE; AKIL, İZAN, DİRLİK DÜZEN GETİRMESİNİ TEMENNİ EDİYORUM. 30.12.2011

25.12.2011
GİDERKEN
Hayatımızda durağan olan bir olay, nesne ve görüntü hep hareket hâlinde bulunuyor. Damarlarımızdaki kan, hücreler arasındaki sinirlerimiz hep devinim içinde.
Düşüncelerimiz de hareket ediyor. Hareket etmeyen sadece mezar taşları. Onlar da dünyanın dönüşüyle hareketli bir varlık. Buraya, bu konuyu niçin gündemledim ki!
Buğün yüreğimden kopup giden canımın çekirdeğiyle çok kısa süre birlikte oldum. Onun sevgisine, ilgisine çok ihtiyacım olduğu bir zamanda bırakıp gitmesi mecburiyetin ağır basmasından kaynaklansa da ben tahammül edemiyorum yokluğuna.
Baştan sona sağlık ve mutluluk adına donanımlı da olsam bir yakının yakınımda olması yetiyor bu dünyanın meşakkatini savmaya.
Hafta sonu birlikteliğime çeşni katan can elmasım, tekrar aramıza hoş geldin temennisiyle onu öğretim yaptığı yere uğurlamak bana öyle acı veriyor ki tarifi çok zor. Allah'ım, bütün güzellikleri onun üzerinden noksan eylemesin. Müsveddesi biten romanın bilgisayara yazılması ağır aksak sürüyor. On birinci romana kendimi hazırlamayı düşünmüyorum. Çünkü bütün kitaplar hüzün yağmurlarıyla yıkanıyor, ağlayarak bitirdiğim kitaplardan sonra kendime gelemiyorum. Mutluluğun da romanını yazmak nasip olur inşallah temennisiyle hoşca kal, hoş kal sevgili günlüğüm. 25.12.2011

22.12.2011
ÇOK ZORMUŞ...
Türkiye'de adam olmak çok zor olduğu veçhile adam gibi yaşamak da bir o kadar zormuş. 22.12.2011

21.12.2011
ONUNCU KİTAP
Güzel Allah'ım,
27.10.2009 tarihinde GGV geçici dosya adıyla yazmaya başladığım 0nuncu romanımı 21.12.2011 tarihinde TTKB'de mütahitlerin tabiriyle -kaba inşaatini- bitirdim.
Bana sağlık, sabır verdin-binlerce şükür- bu kitabımı bitirmeme vesile oldun. Bu zaman zarfında babamın rahatsızlığı ve emanetini yüzünün akıyla teslim etmesine şahit oldum. Onun kaybı beni derinden sarstı. Babamın makamını cennet eyle güzel Allah'ım.
Onun emaneti anamıza sağlık, mutluluk ve hayırlı ömürler nasip eyle.
Güzel Allah'ım,
Kalemimi kılıçlardan keskin kıl. Çağdaş zalimlerin karşısında susan dilsiz şeytan eyleme. Sen, emretmezsen ben bir kelime yazamam. Bundan böyle yazmayı düşündüğüm kitaplarımı da bilcümle kötülüklerden, keder ve sıkıntılardan uzak olmak suretiyle yazmayı nasip et.
Allah'ım,
Beni kulluğuna kabul et. Razı olduğun kullarından eyle beni. Senin her şeye gücün yeter. AMİN.
21.12.2011 Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı / ANKARA

13.12.2011
GÜNEŞ NEREDEN DOĞACAK...
Bunca yıl yaşadık, henüz doymadık bu dünyanın nimetlerine, tatlarına.
Gün geçmiyor ki sıkıntılarım artmasın. Bir güneş arıyorum içimin olumsuz neyi varsa silip süpürecek ve ebedi mutluluğun kapısını aralayacak bir güneş.

05.12.2011
KIRK YILA BEDEL
Bu bir acıydı tarifi mümkün olmayan. Benden kopup giden bir gönül ve beden yarısı bugün kırkıncı günü geride bırakıyor.
Neyi nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Acının tarifini kim doğru yapar bunu da kestiremiyorum.
Ellerim dua makamında bütün geçmişlerimizin hayrına yakarıyorum: Önce sevgililer sevgilisinin ruhuna hediye ediyorum dualarımı, ardından onun dostlarına hediyem oluyor. Bu ülkenin hayrına en güzeli yapmak için çaba sarfeden gönül erlerine gönderiyorum iyilikleri. Sonra başta sevgili babam olmak üzere gerçmişlerime hediyem olsun diyorum.
Yüce Mevla onları rahman sıfatıyla korusun ve muamele etsin. Amin. 05.12.2011

25.11.2011
ÜŞÜYORUM
İlgisini ve bir tatlı tebessümünü esirgeyen ey dost, Ankara'da üşüyorum. 25.11.2011

24.11.2011
ÖĞRETMENİM CANIM BENİM...
Bu sözü zorla öğrettiğimiz çocuklar, şimdi bizi bu sevgiden mahrum etmek için her gün kuyumuzu kazıyorlar. Toplumun aynası öğretmenler, gerektiği gibi sevgi ve ilgiden yoksun kalınca toplumun dışına itilir oldu.
Hatırlarım, ilme ve muallime verilen değerin ayarını. "Muallim, bu çocuğun eti senin, kemiği benim; derisi de kızılayın!" diye emanet edilen dünün çocukları nasıl oldu da hayin kisvesine büründü bunu idrak edemiyorum. Maya mı bozuk yoksa mayalayan mı yanlış göle maya çaldı yıllardır?
Serdengeçti'nin öğretmenler günüyle ilgili yanlış düşünceler üzerine avutmaların neler olduğuna "ÖĞRETMENİM SEN GİDERSEN" kitabında ucundan kıyısından dokundu. Haberleri içim açılarak dinlemediğim için yine uyutma ve aldatma vaadleriyle dolu haberlerin dışındayım ey dost.
Gün ola harman ola, dost sesi derde derman ola... 24.11.2011

23.11.2011
BU DA...
İnsanoğlunun tahammül edemeyeceği acılar onun üzerine yüklenmemiştir. Bir acının üzerine bir başka sevinçli haber gelir ve durumlar düzelir düşüncesindeyim.
Aklımı kurcalayan Akdeniz'in sıcaklığına bürünmüş güzel insanların yanında olmak umuduyla günleri günlere, haftaları aylara ekliyorum.
Elbet bir yol açılır önüme de şu Ankara'nın iklimi gibi soğuk insanlarından da kurtulurum.
"Ver elini Silifke ve yakın yerleri" diyeceğim güzel günlere az kaldı hayaliyle dosta doğru bir kutlu sefere çıkarım.
Kardeşimin bu gece Almanya yolculuğu beni yine hüzne boğuyor. Mevla, ona sağlık ve mutluluk nasip etsin.
Bu sıkıntılı günler de geçer be yahu... 23.11.2011

19.11.2011
ESRARLI GECELER
İnsanın belki en verimli zamanı geceler olsa gerek. Ha bunu derken "gündüzleri çalışan insanlar verimli değil mi?" diye sorabilirsiniz.
Benim kastım, uzlet vaktinde sessizliğe bürünüp duyulmayanı duymak, görülmeyeni görmek, hislerden ve idrakten yoksun geçen zamanı en güzel şekilde değerlendirmektir.
Hüzün şemsiyesi üzerimden bir türlü alınmadı. Ben de bu ağırlıkla düşünüyor, yazıyorum. Yaşamak sadece yemek, içmek, uyumak ve dünyevi zevklerle dört köşe olmak değil. Bunların da üzerinde herkese nasip olmayan lezzetler ve zevkler vardır.
Hayalim gerçekleşmeden ve sevgiliye verdiğim sözü yerine getirmeden bu köhne dünyadan öylesine geçip gitmek istemiyorum. Birilerinin: "Hayatı dolu dolu yaşamak istiyorum" dediği gibi, ben de işe yarayıp öyle gitmek istiyorum. Söze öz katmak, öze naz katmak için nefesimi kesme Allah'ım. 19.11.2011

17.11.2011
KURTUBALI AKŞAMLAR
Acıların hafiflemesine sebep olan Dost ile Kurtuba'nın nezih yerinde oturup dertleşmek bir nebze olsun beni rahatlattı.
Sahilin sıcağını getirip içime doldurunca Ankara'nın vahşi soğuğunu bertaraf etti. Şu kader denen peşimizi bırakmayan olumsuzlukları bütün canlılar yaşıyor.
Ey dost yürekli, ayrılıklar nicedir önümüze bir set çekse de cennette birlikte olmak ümidini kaybetmedim. 17.11.2011

14.11.2011
TEŞEKKÜRLER
Bitmez tükenmez bir acının içine düşmüştüm babamın kaybıyla. Eski görev yaptığım okuldan kadim dostlar, Talim Terbiye Kurulu'ndan vefakâr arkadaşlarım, uzak-yakın tanışlar aradılar. Eve gelip taziyede bulundular. Telefon ve ulaşım aralarıyla bana ulaşan dostlara müteşekkirim.
Kalemim hüzne boğuldu, aklım kurcalandı. Allah'tan bütün geçmişlerimize rahmet diliyor, sabır tesellisiyle günleri güne ekliyorum. Buradan sevgili babama rahmet ve sevgiler gönderiyorum. Allah, rahmet eylesin. 14.11.2011

09.11.2011

27.10.2011 SAAT 8-30
Gönlümün müstesna bir yerinde her gün sevgisi artarak yüzüncü bahar düşüyle yaşattığım canımın bir parçası babam Hacı Memiş ÇETİN 27.10.2011 günü saat 8-30 da Hak'ka yürüdü.
O, beyaz atlara binip giderken Killik Köyü'nün orta direği çöktü. Viran kaldı bağlar, bahçeler.
O gidince, yetim kalmanın ne denli acıya boğduğunu bütün vücudumun her hücresinde hissediyorum.
Gözyaşlarım damla damla içime akıyor. Bayram sevincini yaşayamadım ilk defa.
ERCİYES'E KAR DÜŞTÜ
YÜREĞİME KOR DÜŞTÜ.
BABAM EVDEN GİDİNCE
YOLA BELE HAR DÜŞTÜ.
Sevgili babacığım, makamın cennet olsun. Hayır dualarımız hep seninle olacak. Güzel kabrinde rahat olasın.

23.10.2011
BİTMEYEN ACILAR
ÜLKEMİZİN ÜZERİNDEKİ KARABULUTLAR SIYRILIP DAĞILMADAN YİNE BİR ACI HABERLE SARSILDIK. VAN İLİMİZİN MERKEZ VE İLÇELERİNDE MEYDANA GELEN DEPREM OLAYI YİNE BİZİ YIKTI. ALLAH'IM BİZE YARDIM ELİNİ UZAT VE MAZLUM MİLLETİMİZİ KORU. SENİN HİKMETİNDEN SUAL OLMAZ. BİZE BİRLİK VE DİRLİK NASİP EYLE. AMİN. 23.10.2011

21.10.2011
HEP HÜZÜN MÜ HAYATIMIZ!
Şehitlerimizin aramızdan ayrılması millet olarak yaraladı hepimizi. Acıların yerine tuz basamıyoruz.
Gün geçmiyor ki bir başka acı yaşamayalım. Şeref Ağabeyin yakalandığı amansız hastalık üzerine üst üste dört amaliyat geçirmesi sonunda vefatı beni derinden sarstı. Onun acısını oğlu Mustafa'nın bir yıl önceki vefatına bağlıyorum. Baba yüreği bir yıl dayanabildi Mustafa'nın acılarına. Bugün onu Karşıyaka'ya emanetimizden sonra Ernur ve Mehmet ile geri dönmemiz acıları hafifletmedi.
Canımın bir parçası anamın Ankara'ya gelmesi de bu acıyı hafifletmedi. Şimdi tekrar köyüme dönen anamın sesini duymak yanlız kalan babamın onun yolunu gözlemesi de bir başka garip tecelli.
Allah'ım dostlara iyilik ve sağlık nasip etsin. Ahmet Yozgat dostumla uzun süre telefonde konuşup hasret giderdik. Onun sesini duymak bir nebze olsun rahatlattı beni. Görelim Mevla neyler...21.10.2011

21.10.2011
HEP HÜZÜN MÜ HAYATIMIZ!
Şehitlerimizin aramızdan ayrılması millet olarak yaraladı hepimizi. Acıların yerine tuz basamıyoruz.
Gün geçmiyor ki bir başka acı yaşamayalım. Şeref Ağabeyin yakalndığı amansız hastalık üzerine üst üste dört amaliyat geçirmesi sonunda vefatı beni derinden sarstı. Onun acısını oğlu Mustafa'nın bir yıl önceki vefatına bağlıyorum. Baba yüreği bir yıl dayanabildi Mustafa'nın acılarına. Bugün onu Karşıyaka'ya emanetimizden sonra Ernur ve Mehmet ile geri dönmemiz acıları hafifletmedi.
Canımın bir parçası anamın Ankara'ya gelmesi de bu acıyı hafifletmedi. Şimdi tekrar köyüme dönen anamın sesini duymak yanlız kalan babamın onun yolunu gözlemesi de bir başka garip tecelli.
Allah'ım dostlara iyilik ve sağlık nasip etsin. Ahmet Yozgat dostumla uzun süre telefonde konuşup hasret giderdik. Onun sesini duymak bir nebze olsun rahatlattı beni. Görelim Mevla neyler...21.10.2011

19.10.2011
BİR CAN VAR CANDAN İÇERÜ
Bir değil binlerce can feda olmuş bu topraklara. Kaderin hükmü bozulmuyor sevdiğim.
Sabahın mahmurluğu içinde alınan kara haber içimize katran karası gibi oturdu. Rahatsızlığımın sürdüğü şu gün beynimden vurulmuşa döndüm. Sayılarının artmasından korktuğum şehitlerimizin 22 sayısıyla sınırlı kalması için dualarımın arkası gelmiyor. "Düşman içerimizde, kime ne diyeceksin" düşüncesindekilere söyleyecek sözüm çok ağır, terbiyem müsaade etmiyor.
İki çapulcunun hesabını görememek çok ağır geliyor bana. Yahudi ve siyonist zihniyete hizmet edenlerin gafleti bu ülkeyi perişan ediyor. İçte ve dışta düşman yüzyıllardır zayıf tarafımız kolluyor. Dün Çanankale'yi geçemeyenler bugün bir başka yara açıyor sinemizde. Ekmeğimizi yiyip suyumuzu içen maşalar düşmanın ekmeğine yağ sürüyor.
Sizler bu toprağın karabağrında rahat uyuyun ey yiğitler. Kardeşleriniz sizin nöbetinizi tutacak. Hepinizin gözlerinden öpüyorum. Makamınız cennette hazırlandı, bizleri de unutmayın mahşer günü. Yolunuz açık olsun kardeşlerim. 19.10.2011

17.10.2011
HASTA
HASTAYIM
Seni yanımda sanıp da bahtiyar olmak isterim.17.10.2011

15.10.2011
VAH Kİ VAH !
Ankara'nın talihini tersyüz eden kabadayılarıyla ilgili araştırmam sürerken yine İtfaiye semtinde bir tanış dalikanlının yanına uğradım. Hasan Soylu'nun sohbet ve muhabbetinden sonra Pala Dayı'nın selamıyla karşılaştım. Bu semtin yıllardır aşinası olan evleri, sokakları ne çabuk değişiyor gören bilir.
Kürt Cemali'nin vurulduğu kahvenin yerinde yeller esiyor. Onu geçen hafta gençliğinin baharındaki hâliyle rüyamda görmüş ve konuşmuştum. Onun kanlı çeketini alıp terzide onaran yıllar öncesinin öğretmeniyle konuşmak nasip olur mu bilemiyorum. Kime ulaşacağımı şaşırdım.
Geçen yıllardan kalan bir emaneti yerine tevdi ettikten sonra Kültür Bakanlığıyla Akşam Ticaret Lisesinin altındaki üç yol kavşağının boşluğunda üstü çıplak adama şefkat ve merhamet duygularıyla yaklaştım. Adam, elindeki beyaz montun iki yanını çeviriyor birşeyler arıyordu. Yanına çömelip selam verdim. Adam, ayağa kalkarak üzerime doğru yürüdü. VÜCUDU BAŞTAN AYAĞA YIPRANAN TARİHİ BİNALAR GİBİ ESKİMİŞTİ. Küfürle karışık anlaşılmayan sözler sarfederken ona farklı bir gözle baktım. Bütün insanlığın ayıbı adamın sakallı yüzünde okunuyordu.
Üst üste üç pantolon giymiş olduğunu gördüm. Başucunda şişirilmiş gübre telizleri duruyordu. Benden niçin sakındığını henüz çözemedim. Eliyle Kızılay tarafını gösrererek: "Git buradan" diye bağırdı. Ben kırılmış, dökülmüş olarak onu üzmeden yanından çaresizliklere bürünerek ayrıldım.
Türk Hava Kurumunun yanından geçerken "Ankara Radyosunda sanatçı Gürbüz Sapmaz ağabeyin ziyaretine gideyim" düşüncesiyle radyo evine doğru yürüdüm. Al işte bir divane daha yolumun üzerinde perişan vaziyette. Bu da bir başka ayıbın görüntüsü. Başı Ulus tarafına doğru uzatılmış orta yaşlı bir adam, başını gömleklerle sarmış ve yerde yatıyor. Dizlerini kırıp yaptmış. Üstbaş perişan. Ayakuçlarında sayılamayacak kadar sigara izmariti yığılmış. Bunların yanında üzeri kâğıtlı çay şekeri serpilmiş etrafa. İzmaritlerin içinde bozuk paralar gömülü vaziyette, yanında eski urbalar yığılı. Adama müdahale edecek ve onu uygun olmayan yerden kaldıracak bir yetkili ve etkili yok. Onun yanına çömelip uzun süre bekledim, uyanmasını beklemek toplantıya geç kalacağımın işaretiydi. Radyo evinin önünden geçerken insanlığımdan utandım. "Gürbüz ağabeyi başka zaman ziyaret ederim" telaşıyla yürü ki bulunsun varacağım yer. Nerden geçtim, nereye vardım hiç farkında olmadım.
Bir başka dostun mekânında soluklandım. Ankara, başımın üzerinde dönmeye başladı. Unuttum toplantıyı da dostları da. Nazmi Beyle Kurtuba'da kendimi bulunca bir nebze olsun rahatladım. Kamil Yeşil, İhsan Kurt, Mehmet Kurtoğlu ve Erbay Kücet ile rahmetli Rıfkı Kaymaz'ın ölümünden sonra Türkiye Yazarlar Birliğince yayımlanan özel kitabın kritiğini yaptık. Ahmet Yozgat'a ulaşamamanın ezikliğiyle sahaflarda buldum kendimi. Aradığım kitabı bulmanın sevinciyle Adil İş Hanında mukim "Ayştayının" tıpkı basımının mandalinasını yedik. Geçmişi konuştuk. Üniversitenin insan yokluğunu birlikte yaşamıştık. Neye güleceğimizi şaşırmış vaziyette ondan da ayrıldım. Müteşairlerin sohbetine gel de katlan. Demetevlerin garipliği üzerime çökerken yeraltı treninde eski bir öğrencimle karşılaştım. Onunla merhabaştık ve bir nebze olsun rahatlama emmareleri altında aşiyanda buldum kendimi.
Gel gör beni ne hâldeyim ey dost yüreklim ey! 15.10.2011

05.10.2011
HÜZÜNLÜYÜM EY SEVGİLİ
Sokaklar, evler, işyerleri arzulanan güzellikte ne dizayn ediliyor, ne de beklediğim şekilde işler yürümekte.
Ben hüzünlüyüm, mahsunum. 05.10.2011

02.10.2011
ZAM ZAM ZAM...

Çalıştığım kurumda öğle haberlerinin içinde bütün garipleri ve yoksulları ilgilendiren “Elektriğe meskenlerde %9,57 zam yapıldı.” Haberi sinirlerimi bozdu. Bir zamanlar papatyaların süsüne ve boyasına para yetiştirmek için gün geçmiyordu ki bütün ürünlere zam yapılmasın! “Zam lafını duymadan uyansam, işime tedirgin gitmesem” diye diken üstünde bilcümle rezilliği yaşıyordum. Güya, zam mutluluk için yapılıyordu! Bu garaip sözü duyunca bütün azalarım zangır zangır titriyordu.
Nevşehir öğretmen okulunda okurken sarraflar çarşısından geçerken radyo, teyp, plak satılan bir dükkânın camına yapıştırılmış:
“Her yerde zam zam zam, Tokgöz’de ikram.” Yazısını okuyunca arkadaşlarla hayli gülmüştük.
Bugün yeni bir ihtiyaca zam lafını duymayayım mı: “Doğalgaza konutlarda %12,28 ile %14,35 zam yapıldı müjdeli haberi tekrar kaynar kazanlardan sular döktü üstüme.
Kalkınalım beyler, kalkınalım. Uçağımızı dışardan alalım. Tanklarımızı elin gâvuru tamir etsin. Ekip dikeceğimiz tohumları dışarıdan ithal edelim. Elektronik eşyalarımızı yad ellerden getirelim. Yiyecek ve içeceklerimiz yabancı menşeli olsun masalarımızın üzerinde. Petrol ürünlerini oradan buradan kotaralım; kalkınalım beyler kalkınalım.
Tezek saman devrine dönenler, köyüne kaçanlar kurtuldu. A’dan Z’ye bütün ürünlere zam üstüne zam yapılırken SERDENGEÇTİ gel de titreme, yüreğin burkulmasın yetim ve öksüzler üşürken… 02.10.2011

26.09.2011
GELDİM...
Bir aya yakın tatil ve izin sona erdi. Ankara'nın asık suratlı yüzüyle tekrar karşılaştım. Sevdiğim insanlardan ayrılmak cidden zor oldu. Yazmayı sürdürdüğüm kitabın bilgisayara yazılması haylı zaman alıyor. Bir dost, bilgisayara hızlı şekilde yazacağını söylemişti. Ben ona kıyamam, iki parmakla yazmak belki daha verimli olur diye aklımdan geçiyor.
Tekrar buluşmanın heyecanıyla günlüğümle kaldığımız yerden sürdürelim cebelleşmeyi. 25. 09. 2011

13.08.2011
KİTAPLARI KOKLAMAK
Bir kitap fuarı daha yaşanıyor Ankara'da. Bugün dostlar ve okuyucularla buluşmanın derin hazzını az da olsa yaşadım.
Daha önceki fuarların tadı damağımızdayken imza gününde yalnız bırakmak istemediğim arkadaşlarla iftarlık muhabbet sofrasında birlikte olduk.
İstanbullu dostların yanımızda olması da ayrı bir tad kattı muhabbete. Kitabın okunması, günümüz insanlarına işgence gibi algılandığı şu yıllar onun tekrar baştacı edileceği günlere hasretliğimi dile getirmek olası bir isteğin tadından içilmez bir yudum su gibi olacağı günü bekliyorum.
Karlı kış günlerinde niçe güzelliklerini yaşadığım Ankara'da yeni kitaplarımla tekrar o mutluluğu yaşamak istiyorum. Yeryüzünde bir okuyucum da olsa o bana dünyanın tarifsiz huzuru yaşatacak.
Fuar alanından ayrılırken dönüp arkama baktım. Yaşadığım hüznü sana anlatamam sevgili günlüğüm. Bir başka fuar hatırasını yaşamak dileğiyle bütün okuyucularımın sağlıklı ve mutlu olmasını en içten dileklerimle temenni ediyorum.13.08.2011

31.07.2011
KİTABIN KİTAP OLDUĞU YER
Dost yürekli güleç yüzlü Arslan KÜÇÜKYILDIZ, daha önce beni arayıp hatır sorduktan sonra; "Bir Aşk Masalı"nın konuşulacağını söylemişti.
Bizi kahvaltılı sofraya buyur eden ev sahibimiz Türk Ocağı'nın Türke yakışır misafirperverliğiyle karşıladı. Bir hafta önce "Küre Romanı"nın takdimi ve siğaya çekilmesinden sonra, bugün sıra bu aciz kulun kaleme aldığı, Ötüken yayınları arasında çıkan kitabtaydı. Bir Aşk Masalı'nı masaya yatırdık.
Göçer Türklerinin kelimelerle anlatılamayacak o nezih hayatlarını yazmıştım. Aşkın, sadakatın ve olumlu ne varsa herşeyin yaşandığı o güzellikler bir kitaba sığacak kadar az değildi elbet.
Misafir dostların içinde kıymetleri ve değerleri hiç bir ölçüyle tartılamayacak kadar üstün arkadaşlarım beni ziyadesiyle mutlu kıldılar. Bir kitab en güzel nasıl olur, onu konuştuk. Üstadım Osman Çeviksoy ve ismini sevgiyle yad edeceğim arkadaşlarım kitap hakkında görüşlerini belirttiler. Zamanın kısıtlı olması sohbet ve muhabbeti yarıda bıraktı.
Sanat ve Edebiyat bu denli kısa zaman içine sığmaz bence. Dostlardan ayrılmanın hüznüyle kendimi dışarıda buldum. Benimle gelen dosta, canımı bağışlamak ne güzel olur. Emanet yükünün ne kadar ağır olduğunu kim biliyor sevgili günlüğüm...
29.07.2011

16.07.2011
GİTMESEYDİN...
Uzun süre birlikte -Mimar Sinan tımarhanesinde- görev yaptığım arkadaşlarımdan Necdet Kök'ü Ankara'dan medeniyetin hemen kıyısındaki İzmir cennetine uğurlamanın hüznü içindeyim.
Haylı zaman görmediğim arkadaşlarım ve dostlarımı uzun masanın bir ucundan bir ucuna da olsa yanımda görmek öğretmenliğin hem zorluğunu, hem de güzel taraflarını hatırlamama sebep oldu.
Anıları harmanladık masa üstüne. Yanımda oturan Necdet'i dost meclislerinde dürüstlük ve vefanın temsilcisi olduğunu anlatagelmiştim. Bunun yanında inanç bazında da bana yakın olması için dualarım onun hesabına olsun istedim çoğukez.
Celal Bey' ve Düzgün Baba'yla diğer dostları da yanımızda görmek beni ziyadesiyle mutlu kılacaktı. Tatil dolayısıyla dostlar Ankara dışında mutluluğu soluklanıyorlar. Bir yılın yorgunluğu kolay atılmıyor.
Lale Lokantası'nın Ankara manzaralı, güllerle donanmış terasında nefis yiyeceklere uzanırken yanımda kimlerin olmasını istediğimi bana sorma, gönlümden geçeni sen biliyorsun.
Yeni bir ayrılığa henüz hazır değildim. Necdet'in bizden madden kopmasının burukluğu içimde tortu tuttu.
Bol fotoğraflı muhabbete doyamadık. Haydi, Batıkkent'te Şaziye Hanım'ın biliş olduğu dondurma sarayına avdet olduk. Bu dondurmadan az da olsa anlayan garip adam o güzel dondurmanın tadını yarı yerde koymak istemedi.
Kadim dostun bir gün bana haber vermesini beklerken dondurma mevsiminin geçmesini istemiyorum. Kırlangıcım, şimdi Mersin toprağına şeref verirken onun bir an önce bu taş yığınlarının arasında sıkışan yüreğime bir muştulu haber damlatmasını hayal ediyorum.
Yasemin Hanım'ın şoförlüğüne diyecek yok. Allah, ondan kaza ve belayı uzak kılsın. Sevdikleriyle mutluluğu gereği gibi tatsınlar.
Pembegül, bu Ağabeyin'in sözlerini kulakardı etme. Artık ayrılık vakti, evlerin arasında dolaşmaya başlayınca kucaklaştık Necdet ile dostlarla. "Gitmeseydin" diye sarıldığım kardeşim bizden iyi yerlerde yaşasın. Biz, Ankara'nın mezbelesine layık insanlarız. Nemize gerek deniz, yeşillik, medeniyet. Bu mağanda kasabasında sürünmek bize nikahlanmış. Yolun açık olsun Necdet'im. Mutluluktan sarhoş olacağın İzmir seni bekliyor. Hakkımız geçmişse helal, yolun açık olsun.15.07.2011

09.07.2011
MUHABBETİN İÇİNE...
Dost yürekli Ahmet Yozgat'ın mesajını hayli geç aldım. Bilgisayarın azizliği tutuyor. MSN denen haberleşme ağı açılmıyor.
Cumartesi kaçamaklarını bu hafta Erbay Kücet kardeşimizin daveti üzerine TBMM'nin kültür bahçesinin nezih ortamında buluştuk. Hoşgörümüze sığınan eski milletvekili arkadaşlarla hem siyaset, sanat, hem de geçmiş-gelecek konularında saatlerdir muhabbete bulaşmanın ağırlığını ikramlarla süsleyince bir nebze olsun rahatladık. Üzerimizde oynanan oyunları en ince teferruatıyla ortaya döken Ahmet kardeşim, Allah sana ilminde zirveyi nasip etsin diyorum. Sen, eşyanın sırrını irdelemeyi sürdür.
Bir başka bahara kalmasın istediğimiz bir başka dostun ziyaretine yol aldık. Bilal Coşkun ağabeyimizin rahatsızlığı beni çok endişelendiriyordu. Onu Kızılay'da yine nezih bir yerde bulmanın sevinciyle özlemimizi giderdik.
Onun sağlığına kavuşması için dualarımız yerini bulur inşallah. O kardeşimiz tecrübelerinden ve muhabbet pınarından damlayan nağmelerle ve şiirin en hassas yarinden dem vurdular. Divan edebiyatımızın büyük şairlerini yad ederek onların şiirinden okuduk. İşte şiir bu! denmesi gereken beyitler sırayla masanın üzerini süsledi. İskender Pala kardeşimin çalışmalarıyla ilgili bir başka parağraf açılınca dostlukların ne güzel işlere vesile olduğunu konuştuk. Burmalı Diyarbakır kadayıfı bu şiir lezzetine lezzet kattı. Yanımda oturan, Hataylı, künefenin ustası İsmail, kadayıfla künefenin tahlilini yaparken Sümer sokağını kirleten bir domuz yanımızdan geçti. Yanında da bir lağım faresiyle. İçim dışıma çıktı. Tiksintinin en ağırını bu güzel insanların yanında yaşamak bir nebze haffileme gibi olsa da sıkıntıyı peşime taktı ta ki odama kendimi atana kadar. Böyle zamansız ve ölçüsüz, tahammülsüz pislikler bizden uzak olsun tesellisiyle kusasım geldi. Bu garebet hayvanın göbeğiyle uçkuru başka farelere dokunmasın, çünkü bütün hayvanat bahçesi kirlendiği gibi, mahallelere de pisliğ bulaşır.
"Muzur mahlukatın katli vacip" diye söyleyen doğru mu söylemiş, yanlış mı söylemiş benim işim değil. Ben canlıların yaşaması için çabalayan biriyim. Başkası ne düşünür, sen ne düşünürsün var akıl et gayrı. 09.07.2011

02.07.2011
DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKU...
Bir hafta sonu yorgunluğuyla yollara çıkmanın yorgunluğu da eklendi üstüme. Müdavimi oldukları kıraathanede dostlarla buluştum. Yasakların delindiği Türkiye'de hangi yasa tam olarak uygulanıyor ki kahvelerde uygulansın. Dumanaltı olunan bir yer bana göre değil. Değil de hadi bırak arkadaşlarını da dışarıda otur!
Tahammül sınırını aşan zaman diliminde kendimizi Demetevler parkında bulduk. Güvercinlerin 'hu'ları altında sohbetin en koyu yerinde geçmişi demledik.
Ferudun kardeşimin dünya evinin kapısından girmelerine şahitlik etmek üzere Haceğan Sofrası'nın "Ankara'nın Bir İncisi" olarak adlandırılan o nezih köşelerinde biz bekârlara ayrılan yerde oturduk. Kahve milletinin müdavimleri de bizim yanımıza teşrif buyurdular. Şöyle etrafa bir göz gezdirdim. Birlikte aynı okulda çalıştığım arkadaşlarım da tebessümleriyle bizi selamladılar. Onları mutlu görmek beni ziyadesiyle sevince boğdu.
Türk sanat müziği'nin enfes parçalarıyla soframız donatıldı. Envay çeşit yiyeceğin arasına gizlenen: "Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç. / Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç." şarkısını yanımda oturan benden daha garip bir dost istek yaptı. Şarkılar ağırdan haraketliye doğru uzadı gitti. İnsanın en zor attığı bir imza vardır. O da nikah defterine atılan imzadır. Nikâh merasimine şahitlik ederken: "Allah'ım, Ferudun kardeşimi ve zevcesini yeryüzü mutluluğuyla donat. Onlara acı günler yaşatma. Sevgileri ve muhabbetleri artarak çoğalsın. Kendilerine, ülkemize ve insanlığa hizmet edecek güzel ve hayırlı çocuklar nasip eyle." dualarım onlara doğru artarak çoğaldı. Kırlangıcım'ın yaralarını saran kardeşim, Mevla'dan ne dilek dilemişsen yerine gelsin inşallah.
Bu mutlu anımızda görmek istediğim dostlardan bir kısmı işleri dolayısıyla Ankara dışında oldukları için görüşemedik. Yanımda oturan ve projelerinden bahseden Celal kardeşim, Mevla, sana da böyle güzellikler nasip etsin.
"Ya Düzgün kardeşim, yolun açık bahtın ak olsun. Sağlimen git-gel" dileklerim buradan ta Fransa'ya kadar uzanıyor.
Gece ilerlerken biz feridun kardeşimizin -tekrar mutluluk dileklerimizle- yanından ayrıldık. "Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun" şarkısı üzerimize hüzünleri yağmur gibi yağarken yine gözyaşlarımı kimseye göstermeden silebildim. Biliyorsun ben, düğünlerde ağlarım. Bu sevinç gözyaşları olsun. 'Keder ve acılar, bütün insanlardan uzak kalsın' dileklerimle yine yollara düştük. 01.07.2011

25.06.2011
YİNE ALDATILDIM , ; ! " ' ( ) = / ? - _ : ^ + % &
Benim kılavuzum hiç kartal olmadı. Şahin de olmadı. Şu saate kadar meslek hayatımda ve yazarlık uğraşımda hep aldatıldım ve kadre uğradım. Bu dost bildiklerimden ve bana teğet geçenlerden de aynen öyle oldu.
Yazarlık uğraşımda da bugüne kadar -Allah gönlümden geçeni biliyor ya- "üç beş kuruş kazanıp holding sahibi olayım, etrafıma çalım atayım; bana yazar desinler" gibi bir istek ve kaygım olmadı ve olamaz da.
Bu uğraşı, hakkı hakim kılmak; yüreği yaralıların derdini yarasızlara anlatmak ve hodgamların gözüne çöp sokmaktı yapmak istediğim. Son nefese kadar da bu uğraşım devam edecek. "Aldatılan ben olayım. Ne zaman emeğime gereken değer verildi ki bundan böyle de verilsin!" sözüyle avunmaktayım.
Yukarıdaki işaretlerin içinde: "Niçin nokta yok?" diye bana soracaksın. Onu da sen idrak et ey sevgili günlüğüm.
Bugün birlikte olduğum dostların içinde benden yaralı kimse yoktu. Kurtuba akşamlarında hüznüme bürünüp melankolü sayrılarında dolaşırken geçen yıllarda bir dost vasıtasıyla tanıştığım bir arkadaş içimdeki sıkıntıyı ayaküstü de olsun bir nebze hafifletti.
"Rızka mani olanın Allah rızkın keser" sözü beni yaralayanlar için söylenmesin. Kimsenin gözyaşı akıtmasını istemem. Bütün insanlar sevdikleriyle mutluluk şerbetinden yudum yudum içsin. Bu da geçer ha hu! 25.06.2011

19.06.2011
Bu Hüzün Yağmuru...
Okulların tatili sene sonu karnesiyle başladı. Bir hafta önce kararlaştırdığımız veçhile arkadaşlarla buluşup bir yılın muhasebesini yapacak, hasret giderecektik.
Düzgün Baba'yı aradım. "Kızılay'da buluşalım" dedi. Bizden önce o mahalde bulunacağını belirten Necdet kardeşimle kendimizi güven içinde hissedeceğimiz Güven Park'ta oturduk. Geçmişi geleceği harmanlarken Düzgün Baba aradı. Onun gelişiyle üçgenin köşelerini birleştirdik. Yanımızda etini pazarlayan bir hilkat garibesini hırpani kılıklı birinin pazarlaması aklımı altüst etti. Kim güvendeydi ki biz güven içinde olalım!
Çıplaklığı medeniyet sanan zavallılar, meydanda fırdönerken Celal kardeşim bizi buldu. Oturduğumuz koltukların bize ne kadar battığını üzerlerinden kalkınca anladım.
Birlikte Kızılay'ın kızıllığını yerinde bırakıp yukarılara doğru çıktık. Tarçın Cafe'nin çardağı altına oturduk. Etrafımız gençlerle dolu. Muhabbeti harmanlarken gökten boşalan rahmetin oransız yağması -mevsimine göre- şikayetlere sebep oluyordu. Hikmetinden sual olmayan Mevla, her şeyi bizden iyi biliyor da biz nakıslar bu hikmeti kavrayacak ilim irfan sahibi olmadığımız için şekvayız.
Nefis bir masa düzenleniyor yağmur altında. Cömertliği zirve yapan Celal kardeşim tanış olduğu yerde bize ikramda bulunuyor. Islanmak durulanmadan ıslanmak, biteviye ıslanmak denizde olur, gölde olur. İlla deniz illa deniz olsun bana.
Muhabbet orada sonlanmadı. Yine yağmurun ince ince yağdığı zamanda dışarı çıkıyoruz. Kızılay semtini karışlayarak bir başka nezih yer arıyoruz. Buralarda içki içilmeyen yer çok az.
Üst geçitleri kullanmadan karşıya geçiyoruz. Down Cafe'de mazlum, masum kızların ikramıyla geri kalan muhabbetin yarısını da burada tamamlıyoruz. Yanımızda bulunmasını istediğim diğer dostların birisiyle cumartesi aynı yerde yazdığım üç kitabın resimlerini ve formatını konuşuyoruz.
Kadre uğramadan, sömürülmeden yazdığım -yayınlanmamış kitaplarımla yayımlanan- kitapların sair baskılarının muhasebesini konuşuyoruz. Günümüzde sanatçıların ne kadar mağdur olduğunu en iyi bilen Ahmet Yozgat kardeşim Allah, sana yardım etsin. Sen ne kadar güzel insansın. Düşmanına bile merhametle hayır dua eden kaç kişi var senin gibi!
Demetevler semtinde hüzün yağmurlarına yakalanıyorum yine. Bu sokaklardan öğrencilerim, dostlarım, arkadaşlarım yürüdü. Benim gibi hüzünle yıkanmasalar bile onların içinde gözü yaşlı, bağrı taşlı biri var ki Allah'ım onun sıkıntılarını gidersin, muradını mutluluğa tebdil eylesim.
Kapılar kapılar, üzerime örtülen kapılar... Hanginizden girsek dost tebessümüyle beni karşılar, üzerimdeki ıslaklığı kurularsınız? 17. 06. 2011

01.06.2011
ZEYTİN AĞACINA...
Her zaman -istisnasız- buluşma yerine erken geliyorum. Altlarında otomobili bile olsa bizim dostlardan önce Havaş'ın kalkış yerine yine erken geldim. Üzeyir Bey'in otomobiliyle Esenboğa Havaalanına erkence duhul olduk.
Malum uçak yolculuğu başlayınca ta İzmir'e kadar pamuk tarlalarının üzerinde yüzerek gittik. İniş ve kalkışlardaki heyecanı bütün yolcularla yaşadık.
Havaalanında bizi Yozgat toprağının yağız delikanlısı karşıladı. Menderes ilçesinin enfes manzarası ve sıcak iklimiyle karşılaşınca çocuklar gibi sevince boğuldum. İlçe Kaymakamı Saygıdeğer Tahsin Kurtbeyoğlu'nun sıcak ilgisi bütün yorgunluğumuzu aldı götürdü bizden. İlk ikramlarından sonra kapalı pazaryerinin mahşeri kalabalığıyla karşılaştık. Kaymakamlığın böyle güzel bir etkinliğe önderlik yapması yarınlarda edebiyat ve fikir insanlarının yetişmesine büyük katkı sağlayacak. Küçük yazarlarla birlikte olduk. Onların yazdığı masal, hikâye, şiir türlerinde eserlerini onere ettik. Ayrıca İzmir merkezden gelen yazar arkadaşlarla tanıştık. Pazaryerini dolduran insanların içinde öğretmen arkadaşlar ve velilerle sıcak sohbetler ettik. Akdeniz insanının sıcak ilgisi ve sevecen tavrı bir daha mutlu kıldı beni.
Küçük yazarların eserlerini imzaladıktan ve onlarla uzun sohbetlerden sonra yorulan ellerimizi dinlendirmek üzere Gümüldür'e bağlı Özdere'ye hareket ettik. Sayın Kaymakam Bey'in yanında ilçenin ileri gelenleri bizi yalnız bırakmadılar.
Güverte Balık lokantasının sahibi güleç yüzlü Hüseyin Bey ve lokantanın çalışanları bizi giriş kapısında karşıladılar. Benzetmek yanlış olmasın da cennetten hırilerle getirilen yemek çeşitleri masamızı donattı. Akdeniz yöresinin envay çeşit balıkları ve yanında diğer yiyecekleriyle lezzetin zirvesini bize ikram ettiler.
Karşımızdaki Sisam adasına bakarak içimiz acısını denize bırakmak istedim. "Mendil kadar adacıkları verin Yunanlıya" diye efelenenler, tarih sizden hesap sormazsa o tarihe de yuh olsun.
Menderes'de kitap şenliğinin bayram sevincini yaşadıktan sonra Sevgi Parkı'nın Klasik Türk Müzüğü, kırk yıllık yorgunluğumun üstüne tarifsiz bir hüzünle oturdu. Soframızı çeşitlendiren tatlıların enfes güzelliği ve ayrı ayrı tatların lezzeti sayılacak gibi değildi.
Sıcak kanlı insanlar deniz mevsimini erken açmışlar anlaşılan. Kumsalda güneşlenen ve pırıl pırıl oynayan denizde yüzen insanlara gelde imrenme!
Ömrümü ve hayallerimi bitiren Ankara, bana ne kadar uzakta olduğunu bir defa daha anladım burada. Ankara, ne olur bırak peşimi, bir hafiye gibi takibinden uzak kıl beni.
Kaymakam Bey'in derin ve engin görüşleriyle Türkiye'nin meselelerini ve kültür yapımızı konuştuk Laz uşağı Alper Bey'in Sevgi Parkı'nda. Hemen ayaklarımızın altındaki temiz denizin sularına gözyaşlarımın karışmasını istedim. Yılmaz Bey ile denize inip sulara dokunmak nasip olmadı. Harem sahilinde beni Marmara'nın sularına atmayan Yılmaz, buranın temiz denizine de atmayacağını biliyordum. "Sen bize lazımsın, güzel eserler yazman için yaşaman gerekir" diye beni engelledi.
Alper Bey'in "Temel Fıkraları", ayrıca bizim arkadaşların nükteleri ortalığı kırıp geçirdi gülmekten.
Vaktin nasıl geçtiğini fark edemedik. Uçağın kalkmasına kırk beş dakika var ve biz o nezih yerden istemeyerek kalktık.
Merdivenlerin hemen yanındaki zeytin ağacına yöneldim. "Yılmaz'ım beni şu zeytin ağacına sarılmış vaziyette hıçkıarak ağlarken bir fotoğrafımı çek" diye ısrar ettim.
Arkadaşlarım beni bekliyorlardı. Otomobiller hazırlandı yukarıda ben ağacın altındayım. Bizim Yılmaz bana işaret etti. "Ekip yola çıktı, sizi bekliyorlar" diye beni yukarı çekti. Geldiğimiz yolun tersine sahil boyu satsuma mandalin ve gönlümün gamını dağıtan zeytinlerin içinden geçerek yeryüzünü boyadığı toprakların yanından topukladık havaalanına. İzmir'in mübarek topraklarına son defa Menderes Havaalanı'nda kıyamayarak bastım.
Yine Ankara'ya gitmenin ezikliğiyle uçakta yerimizi aldık. Dehledik pamuk tarlalarının üzerinden yukarılara doğru. Arkamızda çok değerli insanları ve sevgili çocuklarımızı bırakarak aynı hüzünlü günlere doğru yürü ki mutluluğu yakalayasın. 31.05.2011

23.05.2011
BU SANCILAR...
Uzun zamandır melankoli bir dünyanın içinde ne yaptığım belli değil. Ne gündüzün, ne uykunun tadı kalmadı. Sıçrayıp kendime gelmemi sağlayan gurbetlerin uzağındaki kardeşimi görünce bir nebze olsun rahatladım.
Onlar da sıkıntılı bir aydan fazla zamanı babamların yanında geçirdiler. Tekrar Avrupa'ya dönüş günlerinde bana uğradılar. Onlar benim canımın bir parçası, üzülmelerine gönlüm razı olmaz. Ancak akılları gözlerinde ve nefislerinde olanlarla birlikteliklerine bir şey diyemedim.
Bir kararda durmayan insanın hâlden hale döneceğini hesap kitap edemeyenler kendi nefislerini öne çıkarıp bir kalemde dostlarını silmeye çalışıyorlar. Bu yakınlarım da olsa hoş değil böyle tutumları.
Silifke'nin yiğit delikanlısı Fatih ÖĞER'E kitap göndermenin zevkini yaşadım. Dostun mahtumları Ahmet'i de ziyaret ettim. Bazı işyeri ve resmi kurumlardaki işlerimi bitirip eve gelince posta kutusundan yine Silifke'den Fatih'in gönderdiği o yörenin nezih fotoğraflarından oluşmuş iki dvd'yi elime tutuşturdular. Böylece hüzünlerin üzerine sevinç damlaları döküldü. Gezmeye doyamadığım ve Akdeniz Kırlangıcı'nın yaşadığı yerleri teneffüs etmek güzel oldu. Ahir ömrümün o topraklarda hitame ermesini istiyorum. Bir gün gelir dost bildiklerim yüreğimden hançerlemezse hür olarak o topraklara zeytin ağacı dikmeyi düşünüyorum. Meyvelerinden yetim ve öksüz çocuklara ikram etmek için gün sayıyorum. Yüce Mevla bu isteğimi geri çevirmez biliyorum. Geçer ya hu bu sancılı dönem de geçer. 23.05.2011

15.05.2011
KURTUBA AKŞAMLARI
Hafta sonunun arta kalan zamanını kendi derneğimizin sadelik abidesi makamında değerlendirerek bir başka eğitim kurumunun konferansına katıldım.
Çıkışta mutat olan dost gezmeleriyle renklendirdiğimiz Kızılay ikindileri bizi az da olsa üşüttü.
Oniki Eylül mağdurları arkadaşlarla Kurtuba'nın nezih köşelerinde saatlerce -hem geçmişi hem de Kur'an ve Hadis iklimi üzerine- tadına doyulmaz sohbetlerimiz sürdü. Sütlü kahvenin tadı orada bir başka. Masada en sona kalan akademisyen bir dostumla sırların derinliğine doğru yol aldık. Burada zikretmeye imtina ettiğim yanlışların bir daha zuhur etmemesi için dualar eşliğinde kalktık. Kızılay yine kızıllığına bürünmüş, insan olmaktan utanası gelen insanların kirlettiği mezbeleli çöp yığınları şeklinde bakıp duruyordu etrafa. 14.05.2011

11.05.2011
ZEHİR ZEHİRLEN ZEHİRLENDİK
Bunca sıkıntıdan sonra 09.05.2011 tarihinde kurumun öğle yemeğinde dostlarla aynı masayı paylaşıp denize nazır, hidroforlu, kaloriferli yemek salonunda birlikte olduk. "Bu yemekten canımın çeçirdegi de yeseydi" düşünceleriyle yemekte yediğimin bir tadını bulamamıştım tatlı hariç.
Bizden önce rahatsızlanan arkadaşların zehirlenmesine inanamadık. "Bunlar birer şaka olsun" diye konuşurken başka arkadaşların da rahatsızlığı ortalığı telaşa verdi.
Sevgili Kahranam Kahramanoğlu'nu dolmuşa bindirip gönderince fazla yürüyemedim. Dizlerimde bir halsizlik, midemde bir yanma hissettim. Kızılay metrosuna kadar nasıl geldiğimi şimdi hatırlamak istemiyorum.
Bindiğim taksi beni Numune Hastahanesi'ne nasıl ve ne zaman getirdi hatırlamak içimi kanatıyor. Acilin girişinde ortalık anababa gününe dönmüş. Dört kişi bir sedyeyi paylaştık. Yanımda istifra eden, ishalden dolayı kollarında serumlarla tuvalatlere koşanların vahim durumu içler acısıydı. İnsanın bu kadar aciz olacağını bu olaylar hepimize gösterdi.
Sürekli susadım. Su içtikçe üşüdüm ve titredim. Bu kadar üşüdüğüm ve titrediğim vaki değildi. Gözlerimizin önünde bayılıp düşen bayan arkadaşlara gel de acıma. Ya bayğın vaziyette inleyerek yatan öğretmen arkadaşın ortalığı sele vermesi öyle hazindi ki görmek bile insanı insanlıktan ederdi.
Dostların telefonla arayıp sorması bir nebze olsun acımı hafifletti. Televizyondaki haberleri Nevşehir'de tedavi olan annem duyunca korkmuş ve tedirgin olmuş. Geç zaman eve gelince Ernur eniştemin telefonuyla görüştüm. Sesimi duyunca biraz rahatladı. Başımın ağrısı henüz geçmedi. İçimde bir sıkıntı kolgeziyor. Bir gün işe gidemedim ve sürekli yattım.
Sağlığın bütün -kutsal değerler hariç- her şeye bedel olduğu bir kez daha ispat edildiği Ankara beni yine dört bir yanımdan sıkmaya başladı. Bugün iş yerindeki arkadaşlarla görüştüm. Durumu henüz düzelmeyenler vardı. En acısı da başka birimlerde çalışan bir arkadaşın felç olduğu haberiydi. Ona acil şifalar diliyorum. Mevla böyle sıkıntılar yaşatmasın dostlara. 11.05.2011

06.05.2011
ÇOCUKLAR GİBİ ŞENDİK
Arkadaşlarla akşamı değerlendirmek için TVF'nin salonunda Türkiye ve Sırbistan'ın 'Yıldız Kızlar' voleybol müsabakasını seyrettik. Bütün yarışmalarda heyecanımı yenemediğim gibi dün gece de aynı heyecanın doruklarında yüzdüm.
Oyuncuların ısınma hareketleri sırasında kahvelerimizi yudumladık. Yenileceğimiz maçlarda içimi kaplayan olumsuz heyecanı bu maçta hissetmedim. Bu maçı biz alacağız sevinciyle yerimde oturamadım.
Levent Bey de aynı heyecanla yerinde duramadı. Birinci devrede Türkiye: 25, Sırbistan: 10. Bu sevinçle takımımızı ayakta alkışladık. İkinci devrede Türkiye: 27, Sırbistan: 25. Oyuncularımızda biraz yorgunluk hissediliyordu. Bunun yanında yabancı takımın bizden kondisyon olarak güçlü olması korkularımı uzaklaştırmadı. Üçüncü devrede Türkiye: 20, Sırbistan: 25. Korkularım benden uzaklaşmazken son devre başladı. Onların üst üste sayı almaları yerimde otururken korkularımı artırdı. Ellerimizde ayyıldızlı bayrağın gölgesine sığınıp dualar etttim.
Sırbistan'ın 5 numaralarının attığı pasların üstüste sayı yapması: Eyvah, yenileceğiz! tedirginliğini pekiştirir gibiydi. Takımımızın en kısa boylusu 18 numaralı oyuncumuz Dilara Bağcı'nın üstün gayretleri maçı Türkiye: 25, Sırbistan: 23 olarak bitirdi. Sevinçten gözyaşlarıma hâkim olamadım. Türkiye' yi ayakta dakikalarca alkışladık.
Sevinçlerimin üzerine babamın sağlığındaki -geçici de olsa- iyi olmayan haber almam cuma gününün mutluluğunu gölgeledi. "Allah'ım bütün insanlara sağlık ve mutluluk nasip etsin" dualarıyla akşamı ediyorum. 06.05.2011

04.05.2011
ÖRTÜLMEYEN AYIPLAR
"Kuşluk teneffüsünde Kirve'nin Yeri'nde çayla soluklanalım" diye dışarı çıktık. Malesef Kirve zavallının yerinde çay yapma ruhsatını iptal etmişler. Çimen Hanım'ın mahsun hâli beni üzdü. Oradan uzaklaşarak çay yapılan bir yer arama telaşına düşen arkadaşlarla Eğittek'in bahçesine geçtik. Müdavim dostlardan Ali ile İsmail de yanımızdaydı. Adem Baba bilahare bize katıldı ve Eğittek'in koridorundan geçerek kantin bölümüne uğradık. Buranın çayları gerçekten güzel. Eray'ın bulanık suya benzeyen -sabah çayı hariç- çaylarına rahmet okutan çaydan aldık ve Ali ile Abdulkadir Bey'in muhabbet pınarında soluklanarak çaylarımızı yudumladık.
Kayserideki Ali Arslan kardeşimin sağlık haberleri beni mutlu kıldı. Onunla uzunca bir zaman diliminde sohbet ederek zaman geçirdim.
Bundan böyle kalemi tekrar elime almak istiyorum. Sözleşmemiz henüz bozulmadı. Sağlık ve zamanım elverdiği sürece yazmak boynumun borcu insanlığa karşı.
İş çıkışında Kaya Bey ile sohbet ve muhabbet eksenli bir yola çıktık. Bahçelievler metrosuna yakın bir yerde binbir ayıptan birisinin bari üzerini örtelim telaşıyla şaşkınlığımız bizi sardı, ne yapacağımızı şaşırdık. O mahçubiyetle kılpayı kaçırdığımız yeraltı trenine bindik. Kızılay durağına kadar suskunluğumuz sürdü. İkinci bir aktarmada ayakta kaldık. Hemen yanımdaki kılığı ve kıyafeti bize benzemeyen bir yaratık gayet pişkin, sonradan çıkmışlarını öne uzatarak geriniyordu. Bir üniversiteli hanım kızın omzuma dokunduğunu hissettim. Oturduğu yeri bana vermek istedi, kabul etmedim. Yol arkadaşım Kaya Bey'in oturması uygun olacaktı. Dizden dört parmak altı kırılan ayakla zor duran dostuma yerimi tevdi ettim. O, oturunca hanım kıza teşekkürlerimizi ilettik. Hemen yanımdaki mağanda tohumu pişkinliğini sürdürerek gerneşti.
İvedik metro durağına kadar konuşarak geldiğimiz arkadaşımı evine uğurladım. Onun çocukları benim okuyucularımdan olmasından dolayı ayrı bir sorumluluk altındaydım Kaya Bey'e karşı.
Geçmişini az çok bildiğim bu kibar insan çok saygılı ve efendi. Aynı kaygıları taşıyoruz ülkemiz için. "Bütün insanların mutluluğuna ne katkı yapabilirim?" tedirginliğiyle örtemediğim ayıpların üzerine bir sağanak yağmur yağmaya başladı şu saatlerde. "Ver Allah'ım ver, rahmet ver bizlere. Bunun yanında akıldan uzak eyleme bizi" dua ve temennisiyle iç âlemime doğru yolculuğa çıkıyorum. 04. 05. 2011

02.05.2011
İSTANBUL İSTANBUL...
29 Nisan'ın gece vaktinde bir bilinmez yolculuğa çıkanlar gibi bindik otobüs denen garip vasıtaya. Proğramda beklenen arkadaşlardan Ali ve İsmail'in olmayışı bu seyahatin yavan geçeceğine işaretti.
Yollar beni bir çıkmaza sürüklercesine uzadı gitti batıya doğru.
Gece boyu bir saniye ne uyukladım, ne de uyudum. Uyumayan iki garip yaratık şoför ve Burak serdengeçti'ydi. Gece henüz bitmeden İstanbul'u şereflendiren ve ona ayrı bir hüviyet kazandıran Eyyub-ul Ensari Hazretlerinin makamında bulduk kendimizi. Daha önce de ziyaret ettiğim bu kutlu insanın yanından ayrılmak istemedim. O beni çekip çevirdi dört yanımdan. 'Fırsat olsa da hep orada kalsam, son nefese kadar İstanbul'u teneffüs etsem' düşüncesi beni bırakmadı. Sabah namazından sonra o mahalde bulunan sabah kahvaltısının yapıldığı nezih yerlerden birinde mükellef bir kahvaltı sofrası serildi önümüze. Yine aynı adla anılan ve büyük zatların şereflendirdiği -Eyüp Sultan Mezarlığı'nda- istirahatgâhlarında onları ziyaret ettik.
Türkiye'nin küçük şekillerle sergilendiği 'mini Türkiye' müzesini seyre gidince Nevşehir'deki Peribacalarının' aslına uygun yapılmadığını gördüm.
Ver elini Sultan Ahmet. Sur dibinden geçerek uzun bir yol katettik ve Mendereslerin kabrinde sonra İstanbul'un geçmişinin sergilendiği müzede yer bulup giremedik. 'Bu da böyle olsun, bir başka baharda yolumuz düşerse ziyaret ederiz' tesellisiyle oradan hüzünle ayrıldık.
Yabancıların bizden çok olduğu Sultan Ahmet meydanı ve camisi, Osmanlının ihtişamını bütün dünyanın kör gözüne sokarken günümüz mağandalarının bu şehre yakışmayan hodgamlıkları beni çok üzdü.
Bir günümüz -daha sonra- kitapçıları dolaşmakla geçti. Akşamın mahmurluğunu Haliç'e nazır bir mekanda zevk ve sıkıntısını yine sabaha kadar uyumadan geçirmek ne büyük bir ızdırap bunu anlatmak çok zor.
Ankara'da alış veriş yerleri sürekli kapalı olduğu için İstanbul'dan alınacak giyeceklerin farklılığından öğle saatine kadar İkitelli semtinde alış veriş telaşıyla bir günü katlettik. Gezilecek ve görülecek yerlerin bu kadar çokluğu yanında çul çaput meraklıları bizi sürüklediler peşleri sıra.
Paşakonağı'nda öğle yemeği nasip oldu. Mihrimah camiinde kendimi bulunca biraz olsun rahatladım. Ah Kanuni ah! Sevdan sana neler yaptırmış, neler! Üsküdar'a varıp da Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerini ziyaretten bizi mahrum edenlere hakkımı helal etmem sözkonusu değil.
Üsküdar sahilinde: "Beni Ankara'ya götürmeyin. Atın şu denize. Bu güne kadar halıklar kadrimi bilmedi bari balıklar bilsin!" diye ısrar ettim. kendileri pek akıllıymış gibi beni engellediler -güya- denizde kaybolmamı istemeyenler. Yine kırgın, yine mahsun düştük yollara.
İstanbul'a doyulur mu? Karşıma çıkan gençlere: "İstanbul'un kıymetini bilin. Bari denizini kirletmeyin!" diye ısrar ettim. Gülüp geçtiler bu sözüme.
Gözüm arkada kaldı o muhterem toprakları terkederken. Buraya yazamayacağım gönül kırıklığıyla muhannet Ankara'ya ayak bastık. Ben uykusuz, ben susuz dosta, dönüşüm bir garip oldu. "Gün ola devran döne" demişler. Görelim Mevla ne güzel eder... 02.05.2011

29.04.2011
YOLLAR BİZİ...
Sıkıntılı günler peşimi bırakmazken babamın sağlık haberleri beni bir nebze olsun rahatlattı. Ayrıca kardeşim Ali Arslan'ın yarınki tedavisini merak ediyorum.
Kayseri'de yanında olmayı, onunla hastahane koridorlarında sohbet etmeyi ve moral vermeyi çok istiyordum. "Tedavim riskli değil, sen proğramlanan gezini ihmal etme. Ben sizi arar durumumu haber veririm" dedi.
İstanbul gezisi çok önce proğramlandığı için arkadaşlar benim gelmemi ısrarla istediler. Onları kıramadım. Bu gece yola çıkıyoruz.
Fettan bir kadın süretiyle işvenin her türlüsünü sergileyen İstanbul, bekle bizi geliyoruz. 29.04.2011

16.04.2011
OLMAYA SAĞLIK...
Canım babamın rahatsızlığıyla ilgilenen ve tedavisini yaptıran kardeşlerimden Ali Arslan'ın da aynı rahatsızlıktan tedavi olmak üzere hastahaneye yatması üzüntümün üzerine başka acılar ekledi.
Beklenmeyen ve arzu edilmeyen bu tip haberlere hazırlıklı olmadığımdan kabullenemedim bunu.
Sürekli görüştüğüm kardeşimin ve babamın iyi haberleri kalemimle tekrar buluşmama sebep olacak.
Yazamıyorum ve düşünemiyorum.
Dostları ve yakınları bu üzüntüden dolayı ihmal ettim sayılır. Beni hoş görmelerini ve hayır dualarını sürdürmelerini istediğim dostların ilgisine ihtiyacım çok. "Bu da geçer ya hu" diyesim geliyor. Allah'ım, mazlumların ve gariplerin dualarıyla bizi sevdiklerimize kavuştursun ve acı gözyaşları döktürmesin. 16.04.2011

11.04.2011
BABACIĞIM
Babamın hastalık haberi bana ulaşınca bütün hüzünlere bedel oldu bu haber. Ankara dar geldi, nefes alamaz oldum.
Şimdi gecem bir başka, gündüzüm bir başka acı veriyor. Yağmurlu uzun gece yolculuğundan sonra onu yürürken, konuşurken görmek bir nebze olsun beni rahatlattı.
Kardeşlerimle beni karşısında görünce gözlerinin içi güldü. Bugüne kadar doktor, ilâç bilmeyen bu güzel insanın hastalığını kabüllenemiyorum.
Bütün dostların hayır dualarına ihtiyacı olan babama yüce Allah'tan acil şifalar diliyorum.
Altı çocuk, on altı torun ve on üç torun çocuğuyla onu çok seviyoruz.
Yüce Mevla, onu bize bağışlasın. Amin. 11.04.2011

09.04.2011
Hacı Mustafa Tarman'dayız
Keçiören ilçesinin saygın okullarından birine davet alınca arkadaşlarım beni bilgilendirdiler. Bir günlük iznimi bu güzide okula ayırdım. Erken saatlerde okula duhul ettim. Müdür başyardımcısı Necati Bey'in sıcak ilgisiyle karşılaştım. Diğer yazar arkadaşlarımın da okula gelmeleriyle -söyleşi ve imza merasimine- okulun konferans salonuna indik. Gözlerinde sevginin binbir çeşidine şahit olduğum sevgili öğrenciler ve öğretmen arkadaşlarımla çok güzel saatler geçirdim.
Okumaya hevesli ve okumayı olmazsa olmaz gören bu nadide gençlere kitap yetiştiremedim. Sabahçı öğrenciler kitapların sergilendiği standda Burak Serdengeçti'nin kitaplarını alıp imzalattılar ve söyleşiler yaptık onlarla.
Öğlenci dostlara kitap kalmadı. Sayısız defa imza günleri tertip ettik ve okuyucularla birlikte olduk. Hiç birinde bu kadar üzüntü yaşamadım. Okuyucularıma kitap takdim edememek ne zor bir acıymış bu okulda yaşadım. Üzüntüm pek çok hâlâ bu sıkıntıdan kurtulamadım ve üzgünüm.
Hacı Mustaf Tarman ilköğretim okulunun sevgili öğrencileri ve saygın öğretmen arkadaşlarım beni bağışlasınlar.
Okul müdürü ve öğretmen arkadaşlarımın bu sıcak ilgisini hiç bir zaman unutamayacağım. Burada hepsine saygı ve sevgiler iletirr, başarılarının sonsuz olmasını dilerim. 07.04.2011

26.03.2011
KİTAP FUARINDA
Ankara'da okumanın bu kadar yozlaştığını -tahminlerimde- yaşadım bugün. Kitap fuarının hemen yanında kurulan mide ve uçkur kültürünün vazgeçilmezleri sıralanmış ve bilcümle avam orada mesken tutmuş vaziyetteydi. Bulunduğum standın etrafı yine bizim gibi garibanların sıralandığı yerdeydim. Kitabın ucundan kıyısından geçen zevatı kiram, kerhen dokundu kitaplara. Eh bunun yanında güzel insanlarla birlikte oldum.
Küçük okuyucularıma kitap imzaladım. Ayrıca birlikte çalıştığım kurumun nadide insanları ziyaretime geldiler ve sohbetin muhabbetin zirvesini yakaladık onlarla.
İsmail'im, izin alarak Selçuk kardeşimle önceliği olan bir ziyaret yaptılar. Tadına doyulmaz sohbetler burada da sürüp gitti.
Ali Karacan'a ne demeli, her zamanki kartal bakışıyla bizi sevine boğdu. Fotograf makinasıyla güzel anıları kalıcı kıldı. Sana binlerce selam ve esenlik diliyorum Ali'm. İsmini burada zikretmekten şeref duyduğum üniversitelerden arkadaşlarım ve öğretim görevlileri beni yalnız bırakmadılar. Güzel anılarım oldu bu çorak anadolunun modern kasabasında.
Henüz şehir kültürünün yaşanmadığı Ankara'da daha niçe imza günleri nasip olur dileğindeyim. Uzaktaki dostların da yanımda olduklarını hissediyorm. Uçkur ve midesiyle derdi olmayan dostlara buradan sayısız selam ve sevgiler benden olsun.
Yarınki üniversite sınavına girecek öğrencilerime ve onların arkadaşlarına başarı ve mutluluklar diliyorum. 26.03.2011

11.03.2011
HAİNLERİN HALKASI
Kar tatilinden sonra Ankaralı öğrenciler okul yoluna tesbih taneleri gibi-gayri nizami olsa da- dizildiler. Motorlu vasıtaların çıkardığı gazdan bile bu kadar rahatsız olmadığım ellerindeki sigaralarla dumana boğdular beni.
Buna razıyım, gel gör ki konuşmalarındaki ahlâki ölçülere sığmayan sözlerden buraya yazamadıklarımın en ehveni şeri: "Lan ebesini şey yaptığım..." arkası gelmeyen sulandırılmış küfürleri ağızlarına sakız yapmaları katlanılacak, affedilecek değil.
Anneyle ebenin hangisi hafif ki ona usturuplu yerinde gereken küfür edilmesin!
"Enayi hoca çektiğim kopyeyi çakmadı, yuttu vs. kıvanç vesilesi yapılan hırsızlığı övünerek ulu orta anlatmaları onların hırsızlık madalyası almalarını hakettiklerini göstermiyor mu?
Okulun musluğunu kasıtlı olarak kırıp bulunduğu katı suya veren, oturduğu sırayı kırmakla övünen, yatılı kaldığı pansiyondaki ekmeği bir lokma ısırıp çöpe atanlar biz öğretmenlerin öğrencileri değil. Bu çocuklar bilinmeyen bir galeksiden geldi. Çok zeki bu yaratıklar aynı gün annelerinin kollarında yaşarken Türkçe öğrendi. Ne yazık ki buradaki medeni(!) hayata enteğre olamadı ve ayrıksı bir hayat yaşamaya direniyor. Zavallı yaratıklar bu mezbeleli hayatın ucundan kıyısından tutunmaya çalışıyorlar.
Emekli Sandığı'nda çalışırken Küçükesat semtindeki Balıkçıoğlu iş hanında bulunan Sandığın arşiv bölmesinde ekmekle top oynadıklarını biliyorum. O yaratıklar Kuzey Kutbu'ndan ışınlanarak gelmişlerdi. Çünkü orada ekmek yemedikleri için ekmekle oynanır sanıyorlardı. Onların torunları farklı galeksilerden gelenlerle birleştiler ve vatan hainleri çoğaldı.
Hainliğin ölçüsü yok. Akşama kadar kırk kişinin kirli elinden ziyade tozlu eteğini öpen, kıçını yalayan hainler geldikleri galeksideki inlerine niçin gitsinler! Düzen: "Vur parlasın, çal oynasın" düzeni. Anla ki Farsça'da Dü: İki, Zen: Kadın anlamında. İkisi birleşince zil takıp oynamasınlar mı?
Ah Ali'm, can bakışlı Ali'm, sözleri han bakışlı Ali'm. Sabah Ordu Marşı'yla evden çıkarken bütün heybetinle Ayvalı'nın dağlarını kuşatıyordun. Öğle saatlerinde. "Dürüye'nin güğümleriyle ne işin var!" demezler mi? Dürüye, Silifke'de kaldı. O, Kırlangıç'a yangılı bir yürek. O'nu İsmail'den sor. Aşkın, Dürüye'yi nasıl yakıp kavurduğunu sana anlatsın. Sen "Bugün bize pir geldi" semahını söyle. Sana yakışır.
Akşam sularında sizi yolun yarısında hainlerin kokuttuğu Ankara'nın soğuk yüzüyle yüzleşmeye bıraktığım için beni bağışlayın.
İş bankasındaki müşkülümü çözen güleç yüzlü, Leyla bakışlı güzel, teşekkürlerimin en nahifini haketti doğrusu.
"Akşamın vakti geçti, bir güzel baktı" derken gecenin yarısına doğru kulaç atıyorum. Antepli dostumun sanal özlemi bu zamansızlık girdabında kaybolup gidiyor.
Dostların hayır dualarıyla esenlik bulacağım. Can elmasım ilgisiz kalsa da ben yine yalnızlığın en hassas yerinde depreşen duygularımla sarmaş dolaş gidiyorum bir meçhul iklime doğru. Kim korkar halkalanmış hainlerin zulmünden... 11.03.2011

09.03.2011
KARIN ÇİLESİ
Hayatımın en güzel sevinçi belki karın lapa lapa yağmasındaki mutluluğu yaşamaktı bu ta dünden beri böyle. Dünkü yağan karın yoğunluğu bugün de sürdü. Ankara'nın günlük hayatı, bürokratları zor duruma sokmuş; haberler öyle söylüyor. Bu cici bayanlar, kibarlık göstergesini kimseye vermeyen beyler üşüdüler. "Bu ne felaket, görülmüş gibi değil!" sızlanışındaki kibarlar bu hikmetin önemini henüz işin farkında değil.
Korkum şu ki kimsesizlerin üşümesi, evsizlerin ev özleminin giderilmesi karşılanamaz olması.
Dünden beri her yanım tutmuyor ve burun denen hassas organım yağmur gibi dökülüyor. İlaç içmeyi hiç sevmediğim gibi mecbur kaldım yanımdakileri rahatsız etmemek için aldığım ilaç bir nebze olsun yağmuru dindirdim. Gel gör ki vücudum çok kırık. "Mevla'm kerim sağlıklı günlere herkesi kavuştursun" dileğiyle kendimi ona emanet ediyorum. O kerim, O Rahim, O Şafi.
"Şu siyasi komplolar, ülkemin hayrına olmasa gerek" düşüncesiyle ayrılıyorum ekrandan. 09.03.2011

24.02.2011
HAYIR
Mevlana'nın hüznünü bana bırakarak kurumdan ayrılan dost, hastalık sana yakışmıyor. Bir gün önce seni uyarmıştım: "Nane limon kaynatıp terle" diye. Sabah kelime oyunu oynarken böyle değildin. Öğle vakti girerken sararıp solduğunu görmek beni çok üzdü. Seni uğurlamak zor olduğu gibi yalnızlığa gömülerek her zamanki denize nazır masalarda yalnız boğazımdan aşmayan lokmalar tırmaladı beni. Dost olmayınca hiç bir şeyin anlamı yok doğrusu. "Divanelerin uzun yolu"na ne zaman çıkarız bilinmez. Bilinen bir şey var ki bürokrat ciddiyetine bürünen Ankara'dan nasıl kurtulacağımız... Benim aklımda ve gönlümde Silifke veya Anamur'un topraklarına zeytin ağacı dikmek. Zeytinin en güzelini Balıkesirden getirmek. Portakalı da Finike'den getirmek. Diğer narenciye ağaçlarını da uygun yerlerden temin edip dost bahçesine dikip yetiştirmek ve meyvelerinden dostlara ikramda bulunmak dileğindeyim. İsmail'im yarın kurumda olmalısın. Cumanın şerefini aynı yerde kuşanalım, çabuk gel. İnan Eğittek'in koridorları dikenle kaplanmış gibi garip geldi bugün. Dualarımız dostların sağlık ve mutluluğu için semaya doğru uzaklaşıp gitsin. 24.02.2011 saat 15:45

18.02.2011

YOLUNUZ AÇIK OLSUN. Ülkeler arası eğitim, kültür, ticaret vb alanlarda karşılıklı iletişim ve etkileşim söz konusu. Bir haftadır misafirimiz olan kardeş Azerbaycan’dan öğretmenleri ağırladık. Ülkemizdeki ders kitaplarının yazımı, işlenişi, kazanımları, öğrenci seviyeleri hakkında malumat aldılar. Birlikte çalıştığımız sürede “neyi nasıl yaparız da ülkelerimiz için hayırlı bir iş ortaya koruz” kaygısıyla çalıştık. Eğitim Nazırının yardımcısıyla yayımlar hakkında konuştuk.
Bugün onları heyet halinde uğurlarken işini iyi yapmanın ve sorumluluğun güzel taraflarını sergileyen Hayale KAMBEROVA ile Dürre RIZAYEVA’nın güzel ellerine son yayımlanan kitabımı takdim ettim.
Bu satırlar yazılırken onlar gökyüzünde ülkelerine kavuşmanın heyecanını yaşıyorlar. Kitap, dergi ve gazetenin bizden çok okunduğu Azerbaycan’da buluşma temennisiyle yollar başka istikametlere ayrıldı.
“Canımın çekirdeğini görmenin sevinciyle ne yapacağımı şaşırdım” dersem doğrudur.
Kimsenin sevinci halk tabiriyle ‘kursağında kalmasın’ 18.02.2011

15.02.2011

GÜLÜP GEÇERİM...
Yanıma sokulan bir meczup tebessüm ederek:
"Dünya fani, ölüm ani" dedi.
Onun tebessümüne yine aynı tonda bir başka tebessümle:
"Gerisi ne olmuş yani!" diye cevap verdim. 15.02.2011

14.02.2011

KANDİLLER KATRANLARA BOYANMASIN
Yine bir hüzün yağmuruyla ıslanarak Kahraman Kahramanoğlu'nun evinde babasının hatim duasında bulundum. Arkadaşlarımla geç zamana kadar muhabbetin merkezinde olmanın hazzını yaşadım.
Ali Karacan dostumun otomobiliyle yolları dürdük ve kendimi -eskinin- Et Balık Kurumunda yalnızlığa bürünmüş olarak gecenin koynuna attım. Öğrencilerimden ve arkadaşlarımdan gelen kandil mesajlarını cevaplamak epey zaman aldı. Can evime bağlı can elmasım sen kederlenme, yarınlar ne gösterir bilemeyiz. Yıkılası köhne dünya ne sana ne bana yar olmaz bilesin. Aldandığımız görüntü bir rüyadan ibaret. "Dünyamız kandillerle süslenirken katran karasına bürünmesin" dileğime sen de katılırsın sanıyorum. Kandiliniz mübaret olsun. 14.02.2011

14.02.2011
CANIM'IN CAN'INA...
Öncelikle özür dilerim. Haberin olmadan girdim, günlüğüne bir şeyler yazıyorum. Biliyorum sen sevmezsin ama bu gün sevgililer günü. Adettendir ben de sevdiğime, onu ne çok sevdiğimi söylemeyi borç bilirim. Bir kaç saat uzağında olsam da, sen her an kalbimde, benimle birliktesin... Seni çok seviyorum sevgililerin en güzeli, en merhametlisi, en candan, canımdan can olanı. Sevgililer günümüz kutlu olsun. CANININ ÇEKİRDEĞİ

11.02.2011

YIKILASI ZULÜMLER YIKILSIN. İki gündür sıkıntılar içinde boğuşurken dostların yardımıyla ışıklı dünyaya merhaba demenin sevincini kuşanmak üzereyim. “Elini veren kolunu kurtaramaz” söylemi bu adi sistemde söylenegeliyor, bu söze muhatap olmak bize de nasip oldu. Bir ihmal çok sıkıntı yaşattı bana. “Akılsız başın taban çeker zahmetini” derdi babaannem rahmetli. İki günde bir kilo vermişim. Gel sen bu işin muhakemesini yap yapabilirsen. Dostların tesellisi ve yardımı olmasa emin ol hayatın hiç anlamı kalmıyor. Beni büyük bir müşkülden kurtaran can dostuma ne kadar teşekkür etsem az doğrusu.
Dürüst davranılmayan sistemlerin hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Hele bu beşeri sistemler başıboş hale gelirse yandı gülüm keten helvası.
Çalıştığım kurumda çok değerli insanlarla tanıştım ve onların sıcak sevgisini kuşandım. Bugün yine Kirve’nin hanımının demlediği demli çaylarımız ellerimizde teneffüsün tersini tersyüz ederek yürüdük. İçimizde kartal bakışlı, sıcacık yüreğinden sevgi yağmurları damlayan Ali Karacan kardeşim, “Taşı gediğine koymak” tabirini en güzel işleyen sözleriyle İsmail’e takılmadan edemedi. Her söze en uygun şakayı ve güzelliği giydirirken “latifeye Latif gerek” diye düşünüyordum yürürken. Latif Hoca’yı da özledim. O bizden biraz uzağa düşüyor. Âdem Baba’nın Havva’sız da olsa yürümesi yanımızda yöremizde biraz daha güvenle dolmamızı sağlıyordu. Bana yazmam için bir sır vereceğini söyledi. Amenna ve saddakna Âdem Baba. Öbür yanda Sıtkı Baba da sitem etmez mi bize?
Akşam çıkışında İsmail ile farklı yollara düşmemiz yine tedirgin etti beni. Ahmet Hoca’nın otomobilinden İvedik yeraltı treninde inip kuzu kuzu evin yolunu tuttum. Şu cep telefonu hayatımızın akışını çok kolaylaştırdı. Ara babam ara İsmail’e nihayet ulaştım da rahatladım şükür. 11.02.2011

08.02.2011

TEFERRUAT KIRINTILARI Kirve’nin demli çaylarını Eğit Tek’in karlı koridorlarında muhabbet demiyle yudumlarken dostlarımın sağlıklı olmasını diledim. Sağlıklı insanın meziyetlerle donanması hoş doğrusu. İsmail’im senin meziyetlerini ve maharetlerini aklıevveller kavrayamaz ve idrak edemez.
Ben sana hep: “Hele sabır, hele tahammül” derdim. Hatırlarsın bu söz biraz da kendime söylenmiş olsa gerek. Zaman zaman ağız tadımız bozulsa bile onu tekrar tatlandırmaya bir tebessüm yetiyor.
Canımın Çekirdeğinin verdiği muştulu haber beni kabımdan taşırdı. Onun yeryüzü mutluluğunu kuşanmasını emin ol çok istiyorum.
Çalışma arkadaşlarımın değişmesi beni bir başka düşünceye sevk etti. ‘Her yenilikte bir hikmet olsa gerek’ düşüncesiyle çalışmaya başladık. Mesai bitimini İsmail’in çıkış saatine göre ayarlamıştım. Arkadaşımın birisi biraz nezle biraz grip rahatsızlığına müptela olduğundan hoş görümüze sığınarak izin istediler ve ‘fazla çalışmayı bırakarak’ kendimizi postahanede bulduk. Asker sevindirmenin zevkini birlikte yaşadık. İyi de postahanede unuttuğumuz kitaplara ne demeli! ‘Unutmak ezeli bir şifadır insana’ demiş akıllının biri unutmanın şifa olduğunu vurgularken. Aşkale’de askerlik yapan Orhan’ı aradım telefonu cevap vermedi. Metroda akıllının birisi kulaklığını unutmuş benim oturacağım yerde. Sen de şifayab olmuşsun, ne güzel değil mi!
Bilgisayarın başına oturmadan Orhan ile görüştüm. Mayısta teskereli geleceğini iple çekiyoruz Orhan’ım. Allah, hayırlı vazifelerini ifa ederek bizlere kavuşmanı nasip etsin.
Hayatın dağınıklığı bir minval üzere sürüp gidiyor. Yarın başka güzellikleri kuşanmak istiyorum. Bir başka baharda uyanmak istiyorum. 08.02.2011

04.02.2011
EYVAH!
Ankara`da insanlar değil, insanlık ölmüş İsmail"im, insanlık... 04.02.2011

20.02.2011

GİTME AHMET’İM… Güne sevinçle başlamanın hazzını yaşarken seminere geç gelen İsmail’in gecikme sebebini yine bir ölümden dolayı olduğunu Kemal Meydan Hoca’nın bildirimi korkumu artırdı.
Müdür yardımcımız Zekeriya Bey’in annesinin ölümü Kahraman Bey’in babasının ölümünden hemen sonraya rastlaması hepimizi üzdü. Bu hüzünle seminerin bitimini bekledik. Hayal denizine nazır yerde öğle yemeğini yedik. Niyaz makamındayken Düzgün Baba’nın telefonuyla irkildim. Celal Hocayla ziyaretime geleceğini söyleyince dostlarımı beklemenin heyecanı her yanımı kuşattı.
Onlarla sohbet ve muhabbetin zirvesinde yüzerken Celal Hoca: “Sana bir acılı haber vermek hoş değil ya nasıl olsa duyacaksın, nasıl söylemeli!” dedi.
“Öğretmen arkadaşlarla ilgili olmasın!” korkusuyla gözlerine baktım. “Geçen yıl sınıf öğretmenliğini yaptığın 11/tmc sınıfından Ahmet'i kaybettik.” dedi.
Ölüm olayı muamma olan Ahmet’in genç yaşta dünyaya küserek aramızdan ayrılması bende olan sırlarıyla ölüm vadilerine bir arkadaşıyla giderken acımın üstüne genç acılar eklemesi beni bir tuhaf yıktı. Vedalaşmadan gitmeseydin Ahmet’im. Senin düğününe gelmeye söz vermiştim. Şimdi sen damatlık elbisenle gözümün önündesin.
06 DFL 10 plakalı otomobil tanınmaz haldeyken alkanlara boyanan nazik bedenin karlı yollara boylu boyunca uzanmış. Üzerine Türk bayrağı serilmiş Ahmet’im. Hangi yürek dayanır 19 yaşın acılarına? Biliyorum arkadaşların senin için gözyaşı döktü. Öğretmenlerin ağladı.
Sırların bende Ahmet’im. Sen rahat uyu soğuk yorganların altında. “Allah’ım bir başka ölüm haberi almayalım” temennisiyle kurumdan ayrıldık. İsmail’ime telefonla ulaşamadım. Onu kurum içinde aramama rağmen bulamadım.
Ankara Milli Eğitim Müdürlüğünde yakınım Şükrü Yılmaz ve daha sonra -aynı okulda görev yaptığımız- adı Arya olan Ülkü Hanımı ziyarete gittik. Ülkü Hanımın babasının da ölüm haberi şevkimizi kırdı. Ona başsağlığı dilerken Şükrü: “Üç gün önce Köye gittik” dedi. Bir ölüm haberi daha vermesin mi! “Ahmet Amcanın büyük oğlu Mehmet ameliyat sonrası vefat etmiş” demesin mi? Hacı Enver’in oğlu Mehmet Ağabeyin ölümünden iki hafta sonra bir başka Mehmet’in ölümü tanış ölümlerin verdiği acıyı hafifletmiyor, bilakis artırıyor.
Üç gün değil beş gün değil bu ölümlerin art arda sıralanması insanı korkutuyor. “Allah’ım bizlere sabır ve metanet nasip etsin” temennisi gözyaşlarımıza karışıyor. 02.02.2011

28.01.2011
Ah Şu Sitenin Azizliği
Bugünün önemini seninle paylaşmak adına yazdığım önemli gümlelerin yoğunlaştığı günlüğümü kaydetmedi. Uçup gitti gökyüzüne. Gel de hasta olma!

28.01.2011
HASTAYIM, SENİ YANIMDA...
Bir türlü peşimi bırakmayan nezle başlangıcından sonra gripal bir başka rahatsızlık peşim sıra geldi.
Güneşsiz ve sisli Ankara günleri çekilesi değil. "Böyle kış mı olur?" şikayetiyle günüm geceme sığmıyor. Her yanım tutuldu, halsizlik bir tuhaf etti beni.
Gece uykusuz, gündüz huzursuz olarak günleri günlere ekliyorum. Bir dost tebessümü ilaç olur diye bekliyorum.
Şairin sözü ne hoş: "Hastayım, seni yanımda sanıp da bahtiyar ölmek isterim." O, şair gönlünden geçeni söylemiş. Ya bizim söyleyemediklerimiz ne olacak! Sözler yüreğimizde düğümlenir boğazımızdan dile dökülmezse ne olur biliyor musunuz?
"Arife tarif ne hacet!" demişler. Gel de anla halimizden... 22.01.2011

19.01.2011
BENİ KORKUTMA...
Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğündeki dostu ziyaretten dönüşümüzde üzerimize verilen ulvi görevleri ifa etmenin hazzıyla hüzünlerden geriye kalan sevdiklerimizi hayırla yad ederken ayrı bir hazzın meyvelerini derdik. Bize bahşedilen hayatı iyi yaşamanın dostlarla mümkün olacağını birlikte soluklandık. O buruk sevinçle işimize de en hassas şekilde başladık.
Ben sana sabrın zor olmasına rağmen meyvesinin tatlı olacağını söylediğimde Meryem'in sevdiğini bu sözle firenlediğini hatırlayıp gülmüştün. Bugünü buna benzer güzelliklerle noktalayacaktık. Kıyamda durur gibi duvara yaslanıp kalbini tutman yüreğimde bir çığın koptuğunu haber verdi. Gözlerimin önüne Basralı Zeynep'in hayali dikildi.Sana hüzün yakışmıyor dost. Gülücüklerden bizi mahrum edersen bu olmaz. "Beni bırakıp nereye gidersin!" diye sitem ederken gözyaşları içine akan dost, öyle hoşlanmadığım şaka yapma bana, beni korkutma. Sen basit işlerin adamı değilsin. Görülecek çok hesaplar var. Yarasını sardığın kucağındaki kırlangıç yuva yapacak, yavru çoğaltacak. Göresin ki nice hayırlara vesile olacak.
Onun ardından yaralı ceylanların suya inmesi için senin himmetine ihtiyaçları olmayacak mı! Serdengeçti'nin yazacağı kitapların tashihini kim yapacak?
Ben zaten yaralı bir yüreğim, durup dururken bir de sen dokunma İsmail'im. Hüznümü sevince boğarken şu kahrolası dünyayı yaşanılır kılalım.
Gönül dağı yağmur boran olur, halimizi soran olur. Bizi sorup sual edecek insanları hüzne boğmayalım. Bize ihtiyacı olanlara ellerimizi uzatıp yüreklerine sürur üfleyelim dost. 19 .01 .2011

18.01.2011
HÜZÜN GÜNLERİ
"Mevsimler bir başka aldattı bizi" diyen şair dostum söz incisine nadide inciler düzerken mevsimlerin de düzeninin bizim gibi bozulduğunu anlatmak istiyor. "Yazımız kışımız bir garip oldu" dersem bana katılırsın sanıyorum. "Mevsimlerden bir alıp veremediğin mi var da gündemde tutmak istersin?" diye soruyorsun bana. Var ki ne var.
"Ben de şaşırdım neresinden sual etsem mevsimlerin!" diye tenakuza düştüğüm şu kış mevsiminde(!) ölüm olaylarının en çok yaşandığı -bayramları çıkarırsak- günlerin içindeyiz. İş yerindeki arkadaşların yakınlarını kaybederek günleri çentikliyoruz. Acıların ne denli ağır olduğunu yüreğimin en hassas yerinde hissediyorum.
Daha önce yıllarca birlikte öğretmenlik yaptığım eski okulumdaki Reyhan Hanım'ın annesinin ölümü beni çok düşündürdü. Rahmetli teyzeyi tanıyordum. Sohbet etmiş çayını içmiştik. Reykan Hanım büyük acılara giriftar olurken kıymetli bir arkadaşını kaybetmiş oldu. Celal Hoca bu ölüm haberini verince düşündüm ki yalnızlık çok zor.
Düzgün Baba ile telefonda bugün için sözleşmiştik, -İsmail'imi evine uğurladıktan sonra- müdavimleri olduğu kahvede buluşup Osman Hoca ile birlikte Reyhan Hanım'ın acılarını paylaştık. Düzgün Baba, senin sağlığın ve mutluluğun için de -diğer dostlarım adına dudaklarımdan dökülen- dua ve iyi niyetli sözlerim ardın sıra gelsin. Rahmet olsun, gökyüzünden yağsın üstüne.
Ben şimdilik Azrail'den bir süre mühlet istiyorum. Yazmam gereken konular var. "Gelme ecel gelme, üç gün ara ver / Götür bu selamı nazlı yare ver." diye boşa denmemiş.
Emrihak ne zaman vaki olur bilinmez. Bugün dostlarla ayaküstü güneşe karşı çaylarımızı yudumlarken söylediğim sözlerin tekmil olmasını bekliyorum. Vasiyetimi henüz yazmak istemiyorum. Can dostum İsmail, içimden geçeni biliyor. "Ona ellerimle yetiştireceğim portakalların en iyisinden gönderesiye kadar ecel biraz ara versin bana." Gelin dostlar bu dileğe 'amin' diyelim. Hepinize ölümlerden ve acı haberlerden uzak en samimi dileklerimle huzur ve mutluluk iletiyorum. 18.01.2011

14.01.2011
İTİRAFLARDAN BİRİSİ...
Bu akşam gönlümle meşveret ettim. Başka kimim var içime-dışıma yakın olan, söyler misin? "Eh ne oldu sonunda!" diyeceksin.
Dönüp geriye bakınca günümüz Ankarası'ndaki insanların tekelleştğini gözlemliyorum. Böylece tekelleşen insanların her gün biraz daha kirlendiğini görüyorum. "Ben eksenli bir dünya düzeni kuruluyor gecekonduların mantarlaşıp gökdelenler ürettiği gibi.
"Sırdaş olduğunu söyleyenlerin unuttuğu sırlar, sözler hanesinde mazrufa konup ağzı kapatılsa ve hiç açılmasa" temennisinde buluna buluna tedirgin oluyorum. Etrafta güvenilecek insan nesli bitmek üzere. Üzerlerine çamur atılanlar(!) "Güneş balçıkla sıvanmaz" sözüyle işi geçiştirme telaşındalar. "Güneş olabiliyorsanız -bu dünyası kararmış- biçarenin gecelerine de doğun" desem Allah bilir köşe bucak kaçarsınız.
Kişilik olarak kendisi değil başkasına hizmet eden -Pavlov'un köpeğine- rahmet okutturacak yaratıklar, ahkâm kesmeye başladı sokaklarda. Eh, sokaktaki ruhu kokanla nefesi kokanların farkını hangi teraziyle tartarsın? Çelişkilere şahit olurken kaçamıyorum sahte gerçeklerden. Gülüşler bayağılaştı, bakışlar yavan oldu, Fravun sofralarında özlediğimiz ekmek soğan oldu. Neyin helâl, neyin haram olduğunu ölçecek bir terazimiz, ekip biçmeye kirlenmemiş arazimiz yok. Hangi çağın özlemini duyduğumu tespit edecek ne izan kaldı, yüreklerdeki karları eritecek ne suzan kaldı! Çocukluğumun kirlenmemiş günlerini arıyorum sarhoş kusmuklarına basmaktan kaçarken...
Ankara'da sevgisiz ve yalnız kaldım, bundan mütevvellit üşüyorum. Halk tabiriyle "Atım yok, arabam yok." Sırtımda yüküm -hafif de olsa- taşımaya. Heybemi sırtlayacak bir aziz hımar bulabilirsem inip gitmek istiyorum Akdeniz'in sıcak iklimlerine doğru; "Kaçışın Anatomisini" romanlaştırmak için. Tutkunu olduğum denizi görmek ve onun derinliklerindeki sırları çözmek adına sahilde uygun bir yere çadır kurmak istiyorum. "Yayladaki ayranlar sahilde ekşimese!" endişesi ayranı kokmuşların ayranını tuzlayıp kokuşmayı önlemeye yazmam gerekiyor; yazmalıyım yazmalıyım.
"Bu temenni kime söyleniyor?" dersen zamanı durduramayan Serdengeçti'nin kalemine, yüreğine.
Hangi köprüden geçmeliyiz ki karşıda bizi bekleyen Silifkeli Yaralı Kırlangıca ulaşalım. Tarihi köprünün annacında ve yükseğinde Silifke kalesine bakarak güneşin batışını gözlemleyen Kırlangıca ne dersin? Zeytuni ela gözlü Kırlangıcım, bir başka mevsimde portakal bahçelerinin serinliğinde soluklanmayı bekle. Ankara'dan kaçmaya az kaldı... 14. 01.2011

12.01.2011
AYRILIK OLMASAYDI!
İnsan, yeryüzüne gelirken farklı bir ayrılık yaşıyor. Bunun yanında asıl gitmesi gereken yere duyduğu özlemle bir ömür yanıp kavruluyor. Etrafımızda gözlemlediğimiz insanlara ve canlılara gönül gözüyle baktığım için anlıyorum ki öbür tarafa gitmek adına can atan çok az canlı var. Hani ben böyle deli saçması şeyleri düşünürken aklımı kurcalıyor.
Hemşire Hanımlara sormadan sana sorsam: "Gülerek doğan bir insanı gören var mı?" desem ne dersin ey sevgili günlüğüm?
"Seninki de soru mu canım!" diye gülüp geçeceğini biliyorum. Sabah ayrıldığımız evlere akşam dönüyoruz. Yattığımız soğuk yataklardan ısıtabildiğimiz kadarını yerinde bırakıp fırlıyoruz uykudan. Bunlar birer ayrılık değil mi?
Ayrılığın şekli, ağırlığı, uzunluğu, rengi sadece yürekle ölçülür. Görüntüsü de gözyaşlarıdır.
Gönül telimi titreten dost yürekli İsmail'im, seni görmek için İbrahim mi olmak gerek! Teneffüs saatlerinde bizim komisyonun kapısını tıklatarak beni bir yeni İbrahim sevdasına hazırlıyorsun. Kapı çalınırken içimden: "Bu gelen İsmail" diyorum. Kapı açılıyor ve sen gülerek bana bakıyorsun.
Bugün yine beni öksüz çocuk gibi bırakıp gittin. Gazi Üniversitesi'nin yolları dikenli taşlı, gözlerim yaşlı oldu inan.
Can dost, aklı evvellerin aklına çomak sokmayı bırak, onlar beşeri mutluğun peşinde mutlu olduklarını sanıp yuvarlanıp gitsinler. Senin davan, hedefin basit değil; sen büyük işlerin adamısın. Öfkene gem vur, bilirsin ki sevgililer sevgilisinin de bir hesabı vardır.
"Yarın, Kirve'nin Yeri'nde -varsa- limonlu çayımızı yudumlarken yarım kalan muhabbeti demleyelim diyorum." Günlüğümün şahsında güzel gözlerinden öpüyor, seni Allah'a emanet ediyorum. 12.01.2011

31.12.2010
ZAVALLI HİNDİLER, KİMİN MİDESİNE İNDİLER!..
Miladi bir yılı daha geride bırakırken bana bir hüzün çöker ki küçük taşlardan müteşekkil büyük dağların ağırlığı gibi. Oysa takvimdeki rakamlar beni hiç ilgilendirmez.
"Eyvah bir yıl daha ihtiyarladık!" diye hayıflanan güruha: "Geleceği iyi değerlendirmek adına neler düşünüyorsunuz?" diye sorulsa ne cevap verirler?
Öteden beri boşa harcanan zamanı ziyandan saydığım gibi boşa söylenen söze acırım. Yanlış istikameti gözetleyen göze acırım. Çiçekleri sulamadan boşa damlayan suya, rüyasız uykuya acırım. "Millet gününü gün etmeye çalışıyor, sen kalkmış zamandan ziyandan bahsediyorsun; bunların sırası mı şimdi?" diye bana kızacaksın.
Her yıl başı olduğu gibi bu yıl da geçmiş günleri aratmayan, hatta daha değişik kutlama yöntemleriyle gününü gün etmeye çalışanlar, Filistin'de çocukları katleden, Irak'da kızların ırzına geçen, Afganistan dağlarında canlı bırakmayan, Somalili'nin elindeki ekmeğini çalan, Kosova'da masum kadınları kirleten, Çeçenistan'ın yiğitlerine hayat hakkı tanımayan, Kızılderililerin kanını içen vahşilerin bayramlarına eşlik etsinler. Onlar gibi viski çekip tepinsinler. Ayrıca Nail Babalarının (!)getireceği hediyeyi bekleyip dursunlar.
İsa'ya da Musa'ya da yar olmayan zalimler göstermelik hürmet adına güya dinlerinin gereğini yapıyorlar. Hayır efendim hayır. Musa, Kızıl Deniz'i viski şişelerinden sal yapıp üzerinden mi geçti? Durup dururken elindeki şişeyle Tur Dağı'nı mı turladı? Ya delikanlı İsa bir elinde şarap şişesi, diğer elinde kızarmış hindi buduyla ağzını şapırtadarak yerken Mescid'i Aksa'nın kapısında nöbet mi tuttu da o güzel insanları zevklerinize meze yapıyorsunuz?
Akıllara ziyan yapılan densizlikler her geçen yıl artarak sürecek. Günler öncesinden boğazlanan hindiler artık "gulu gulu vak vah," diyerek kubaramayacak.
Uzun sözün kısası bir yıl daha biterken yeryüzündeki -zalimler hariç- bütün insanların kurtuluşuna vesile olması dileğiyle dualarım gözyaşlarımla sulanıyor. İnsanlara kamil manada akıl ve dirlik nasip olmasını temenni ediyorum. 31.12.2010

25.12.2010
Dostun Ayrılığı
"Çalışan demir pas tutmaz." sözünü boşa söylememişler. Canımdan tatlı güzeller güzeli güzel insan İsmail Utku'dan ayrılmanın hüznünü yaşayarak dışarı çıktım. O güzel bir iş tutmanın zevkini bana aşılamak üzere. Çalışan demire gelirsek bu söz bedenen çalışmayı çağrıştırsa da ben asıl kafamızın içinde bize armağan edilen en önemli varlığımızın atıl kalmasını önlemek olarak algılıyorum. Akıl, kişinin sahip olduğu ve bu sahipliği koruması sonunda onu mutluluğa götüren olmazsa olmazlarımız, diye tarife yakın bir söylemle izaha çalışıyorum.
"Bu da nereden çıktı, aklından zorun mu var!" diye avam tabiriyle beni sigaya çekin isterseniz. Aklından zoru olan insanlar, yanlış işleyen çarkın dişlilerine çomak sokuyor.
Cumartesinin çalışmasından çıkınca Kırıkkale Üniversitesi'nde görevli öğretim üyesi dostum adı gibi pehlivan yapılı, Pehlivan Uzun ile sözleştiğimiz yerde buluştuk. Şiir tadında söyleşinin sonunda bir başka dost meclisinde başka dostlarla birlikte olduk. Çocuk Edebiyatçılarının müdavimleriyle Dünya'nın altını üstüne getirdikten sonra Kızılay'ın soğuğuna aldırmadan Ziya Gökalp caddesinin kaldırımlarında kozmik âlemin en ücra köşelerini tırmaladık. Yanımda kim olsa beğenirsin: Sen beğen ya da beğenme, ben o gönül dostu Ahmet Yozgat'ı şifre olarak sana vereyim, onun "akıllıyım" diyenlerin aklına ziyan fikirlerini dinle de aklın karışmasın...
Konuştukça tadına doyamadığım sırlar ikimizin arasında kalacak. Onunla paylaşacağım çok önemli konular var. Allah tarafından görevlendirilmiş bir kurgu dünyası uçsuz bucaksız bir derya kesbetmiş. Ahmet Yozgat senin yanındayım. Sen aldatılsan da anlaşılmasan da ben seni biliyor ve anlıyorum.
İşte masamın başında yine yalnızlığın kuyularına kulaç açıyorum. Ey güzel dostlarım, arkadaşlarım sizlerle yolumuz bir yerde ayrılsa bile ben yine güzel mahfillerde tekrar birlikte olacağımıza ümitvarım. Yeryüzü mutluluğu dostlarla kurulur, onlarla paylaşılır. "Gelin dost olalım, işi kolay kılalım" diyen şairin yolunda gidelim hadi. Ben yüreğimi sizin yolunuza seriyorum.
Hüseyinî bir duruş sergileyen insanlar bu dost kervanının en önünde olsun; ben onların ardından yetmek için yayan yapıldak düşerim yollara. Tek korkum ayrılıklar olmasın ve çocuklar ağlamasın...25. 12. 2010

20.12.2010
GELİŞİNİZİ BEKLİYORUM.
İnsanın sevdiklerine kavuşması gibi güzel bir duygu, yeryüzünde sadece insana mahsustur. İki hafta önce vatanî vazifesine devam eden yeğenim Orhan Burak izine gelişinde telefonla hasret gidermiştik. "Amca ziyaretine geleceğim" demesine rağmen bir türlü buluşamadık. Benim toplantılar ve çalışma mesailerimin uygun olmayışı, onun Ankara'ya alışamaması geldiği yerin ikliminin temizliğinden ve sakinlikten bu büyük şehrin girdabına düşünce sanıyorum tersi döndü ve bir türlü bir araya gelemedik. Onun askere gidişi de ayrı bir konu doğrusu. Bugün evlerini arayınca "Bu sabah Van'a giden ilk uçakla kıtasına döndü." haberi beni emin ol derinden sarstı.
Bunun yanında canımın çekirdeği beni yalnız koyup gidince ikinci bir hüzün rüzgârıyla yandım kavruldum. Hoş gidişler olsun canlarım. Siz hayatınızın baharında, ben yazı yaşıyorum. Mevsimler bir başka aldatsın bizi, biz sevgiyle donanmışız. Gam keder benim ekmeğim aşım.
Bütün insanların mutluluktan nasipleneceği güzel bir dünyanın kurulması için düş kurmaya ve yazmaya devam edeceğim. Yeter ki dostlar sırtımdan hançerlemesin beni. 20.12.2010

16.12.2010
YANASIN YA MUHARREM!..
İş yerindeki öğle yemeğinde aşure tatlısı ikram ettiler. Can dostum İsmail Utku ile bugünün önemini konuştuk yemek boyunca. Ben bu satırları yazarken de yine aşure yemekle meşgulüm. Aşurenin tadı bir yana, ilk insanın yaratılışından günümüze doğru gelen çok önemli olaylar bu tarihi günde zuhur etmiş.
Tarihte insanlığın büyük yara aldığı Kerbela olayını hangi akıl kutlar veya hangi yürek bayram eder! Aklımın uçtuğu, yüreğimin parelendiği Kerbela sözü her daim kanayan bir yara içinde son nefesime kadar benimle gidecek. Hüseyin'in mübarek adı hatırıma gelince bir efkâr fırtınasına kapılıyorum. Yerde miyim gökte miyim Allah bilir.
Her devirde zalimler de olacak mazlumlarda. "Zulm ile abad olanın ahiri berbat olur." sözü boşa söylenmemiş. Zalimler sevgiyle anılmıyor. Onlar nefret ve galiz sözlerle yeriliyorlar. Hele insanlık adına farklı işler kotaran, mazlumun gözyaşını silenler unutulur mu? Kahraman olmak her babayiğidin işi değil Hüseyin'im. Sen cennet gençlerinin serdarı olarak bize şefaat eyle. Biz her ne kadar senin gibi olamıyorsak da sen bizi affeyle.
Şehadetin kutlu olsun Hüseyin'im. Mahşer günü senin için akan gözyaşlarımızın hürmetine elimizden tut ve bizi yalnız bırakma. Biz nasıl yaşadığımızın farkında değiliz. Dileğim o ki senin gibi yiğit olmaya özenen insanlar, sözünün eri olarak sana yakın olsun. 16.12.2010

01.12.2010
HOŞ GELDİNİZ CANLARIM
Yoğunluğundan geri duramadığım iş yorgunluğu üzerimden uzaklaşmadan dost yürekli Düzgün Baba'nın telefonuyla rahatlamanın güzelliği esti üstüme. Ziyaretime geleceklerini söylediler. Dostların geleceği saatleri iple çektim.
Ders çıkışında yolun uzaklığını da yaşayan arkadaşlarımı iş yerinde kabul ettim. Önce edebiyat zümresinin yiğit öğretmenlerinden Necdet kardeşimi karşıladım. Aynı iş yerinde onun da çalışma deneyimlerini, öğretmenliğin meşekkâtlı yönlerini konuşurken giriş kapısında Adı gibi güzel ve düzgün olan Düzgün Baba gözüktü. Onu selamlarken kız kardeşlerimin sırasında gördüğüm Pembegül Hanım gözüktü. Onların arkasından Serpil Hanım'ın tebessümü iş yerinin bütün gamını alıp götürdü.
Dostlarımla sarmaş dolaş olmanın, arayıp sorulmanın zevkini ve güvenini bütün benliğimde, canımın bütün hücrelerinde hissettim. Ziyaretime gelemeyen arkadaşlarımın mazeretlerini biliyorum. Onları da gelen arkadaşlarımın şahsında kabul ettim. Hepsini çok özledim, çok seviyorum. "Uzun süre birlikte olduğumuz ve bu çileli mesleğin acısını çektiğimiz güzel öğretmenlerin kadri, sengi musallada hatırlanmasa çok daha iyi olacak.
Bizler birer isimsiz kahraman olarak kadir bilir milletimizin gönlünden inmeyeceğiz, buna bütün kalbimle inanıyorum.
Doyum olmayan sohbetin sonunda dostları uğurlamanın hüznüyle işe koyuldum. Bugün ne yorgunluk, ne yalnızlık hissediyorum. Akşam saatlerinde canımın çekirdeğinin sesini duymak sevincimin üzerine sevinç yığdı. Her gün sevdiklerimizle birlikte olabilsek, ah! 01. 12. 2010

30.11.2010
BU NE DALGINLIK EY!..
İş çıkışı bir dostun otomobiliyle Ankara'nın kirli havasının altında yola düştük. Doğrusu çalışmalarımın sonunda yorgunluk hissediyorum. Akköprü durağında indim. Günün yorgunluğu ve telaşıyla metroya binince biraz rahatlar gibi bir his çöktü içime.
İvedik durağında yanımda duran genç ve güzel bayana yer vermenin hazzını yaşamak istedim. Oysa o, karlı dağların ardına aşıp gidecek, beyaz atlı prensini bekleyen pervasız dünya güzellerinin umursamaz tavrıyla verdiğim yeri: "Bir durak sonra ineceğim. Siz oturun" cümleleriyle tebessüm ederek kabul etmedi. Kalabalık arasından sıyrıldı ve Demetevler durağında gözden kayboldu.
Ben umutları geride kalmış, vurgun yiyenleri mahsun haliyle nerede bulsam kendimi! Batıkent durağında anonsla kendime geldim. Pardesünün dış cebindeki Hz. Ali'nin güzel sözlerini okumaya başladım ve kendime geldim. "Allah'ım, kimsenin yolunu yolsuza düşürmesin" dua ve temennisiyle nihayet bilgisayarımın başına iliştim. 30. 11. 2010

27.11.2010
GEL BİRLİKTE AĞLAYALIM
Yine ertelenmiş bir başka 'Öğretmenler Günü' kutlamasından çıktım. "Oh, dünya varmış!" dedirten bir rahatlamanın yakışanını teneffüs ettim. Yanımda bir başka yaralı ceylanla Kızılay sokaklarında -başıboş tabirine yakışır bir edayla- dolaştık.
Sokaklar, bu kış mevsiminin güzelliğini bize yansıtmasa da sıcağına kaptırdık kendimizi. Eski karlı günlerin bereketini arar olduk. Sarmaş dolaşık bir düzen içinde sallanan güzel gençlerin yarın kaygısı ellerinden alınmış gibi kahkahalarla etrafı çınlatıyorlardı. Gülsünler, eğlensinler hak etmişlerse; onlar bu ülkenin çocukları, elbette eğlenecek, mutlu olacaklar.
Karşılaştığım arkadaşlarla tekrar nezih bir ortamda Hüseyini bir derinlik atmosferine kapıldık. Kerbela oylum oylum yakar içimi. Muharremin hüznü şimdiden çöktü üstüme. Dünyanın zalimleri, her dönemde mazlumların gözyaşlarını silecek değiller. Yine de ümitvarım ki zalimler payidar olmayacak. Cehaletin derin kuyularında sonsuza kadar boğulup gidecekler. Dünya barışının kurulması için ne yapılması gerekiyorsa onu destekleyeceğim. Dünyayı cennete çevirmek gerek. 27. 11.2010

24.11.2010
TUNA'YI GEÇEN TUNAHAN
Dün (23 Kasım 2010)alternatif bir öğretmenler günü kutlamasına katıldım. Tesed'in organize ettiği güzel günde resmi ortamdan ziyade samimi ve içten bir kutlamanın içinde bulununca biraz olsun öğretmenliğin geçmişte kalan özlemini gidermiş oldum.
Silifkeli Tunahan, Romanya vizesi için Ankara'ya geleceğini ve yardımcı olmamı telefonda iletince ziyadesiyle sevindim. Onu gecenin geç saatlerinde terminalden almanın hazırlığını yaparken Mersin üzeri geleceğini ve sabah Ankara'da olacağını belirtti. Sabah 6'da telefonum çalınca onun geldiğini anlayıp koştum telefona. Ankara'ya geldiğini, nerede buluşacağımızı sordu. Tarif ettiğim yerde beni beklemesini söyledim. Bir dostla karşılaşmanın heyecanıyla sözleştiğimiz yerde buluştuk. Eşyalarını emanete koyup kahvaltıya geçtik. Yanımda sıkılıyordu. Onu rahat olması için değişik konularla ilgilendirdim. Akşam çıkışında buluşup bende kalması için tembihledim ve o şöyle Ankara'yı dolaşacak ve benim iş yerine gelecekti.
'Akşamı zor ettim' tabirine uygun oldu benim merakım. Silifke'yi konuşacaktık, dostlardan haber alacaktım. Gün boyu dostlardan ve öğrencilerimden öğretmenler günüyle ilgili tebrik mesajları aldım. Hiç ummadığım öğrencilerimin araması beni çok mutlu etti. Bu çileli mesleğin yorgun savaşçılarını bir günde hatırlamak yetmiyor, yetmiyor.
İş çıkışı Tunahan'ı bekledim, bekledim; yok. Telefonu da kapalıydı, ulaşamadım. Girişteki görevli memur, Tunahan'ın valizini alıp Romanya'ya doğru yola çıktığını söyledi.
Sevinçli bir günü böyle hüzünlere boğup habersiz ayrılan dost, neredesin? "Ayrılıklara aşina bu yürek, bir yerinden daha yaralandı" dersem sözümde hilaf olmaz. Yolun açık, bahtın ak olsun Tunahan. Bükreş'in sisli semalarına bakıp bakıp Silifke'nin Göksu parkında oturduğumuz günü hatırlarsan dön bir daha bak Silifke kalesine. Orada Meryem'in kale meydanına diktiği Zetin ağacıyla defne ağacının yapraklarının rüzgarda sallandığını görürsün. 24 Kasım 2010

13.11.2010
BAYRAMLARINIZ BAYRAM OLA!
Adı şanı değiştirlen ve ucube ayaklı yaratıklara benzetilen bayramlar, bayram olmaktan çıkalı beri ben de bayram kavramından tiksinir oldum.
Bayram kelimesi dilime dokanırken yine gözlerimin önüne filistinli çocuklar gelir elleri havada özgür kalmaya taş atarken. Basralı Zeynep'in acısını yüreğimin ta içlerinden duyarım. Ülkesinden sürgün edilmiş Kafkaslı kardeşlerimin Sibirya soğuklarında donuşu iliklerime kadar üşütür beni. Afganlı gelinin kocası dönmezken Guantamala zindanlarından gel de bayram yap Serdengeçti! Altı milyar insanın içinde -zalimler hariç- kime yanmayım, kime üzülmeyim!
Aklını başkasına ipotek ettirenler, gönlünü servet peşinde heder edenler, masaya, kasaya mahkum olan yaratıklar sizler de altı milyar insanın içindeyseniz ve yüreğiniz sızlamıyorsa bayramınız bayram olsun!... 13.11.2010

06.11.2010
MARİFET AĞLAYABİLMEK
Haftasonu çalışmalarımızın sonunda dostlardan ayrılınca Türkiye Yazarlar Birliğinin yeni binasının açılışına katılmak telaşıyla yollara düştüm. Maalesef orada eski dostları görmek nasip olmadı. İş çıkışımızın gecikmesi açılışta bulunmamı engelledi.
Ahmet Yozgat ile ayaküstü sohbet ettik, doyulur mu o güzel insanın sohbetine. Çocuk Edebiyatçıları ve Sanatçıları Birliğinin bulunduğu binada Remzi Özçelik dostumla yarı kalan sohbeti Üzeyir Gündüz'ün yanında tamamlamış olduk. Yeni buluşmaların gerçekleşmesi için dualarla ayrıldık. Üzeyir Gündüz dostumun sıcak sohbetine çaylarımızı da ortak ettik. Çağa ayak uydurmamız hususunda -eğitim sistemimizde neler yapılması gerekiyorsa- epey konuştuk. Gelişmiş, kalkınmış ülkelerin seviyesine çıkmak için yapılan çalışmaların iyi netice vereceğine inancım kuvvetleniyor.
Dostu yalnız bırakmak mecburiyetinde kaldım. Yakınlarımdan birinin kızının düğününe davet edilmiştim. Orada Boynuinceli yörükleriyle buluşmanın zevkini yaşadım. Bunlar iyi de "Gel gönlüme haber anlat" demiş birisi. Gençler eğlenip, oynarken ben için için ağlamaya başladım. Nedendir bilemiyorum düğünler beni çok hüzünlendiriyor.
Gelin kız Hasret'e:
"Hasretini çektiğiniz güzel bir dünyada mutluluğu yudum yudum tadarak yaşamanız dileğimle" cümlesiyle elimde kalan "Öğretmenim Sen Gidersen" romanımdan imzalayıp bıraktım. Dileğim o ki yedi milyar insanın içinde -zalimler hariç- her canlı mutlu olsun, huzur içinde açlıktan ve hastalıktan uzak güzel bir hayat yaşasın. Yine hücreme dönüp kırılmış, dökülmüş olarak Silifke'ye doğru yola çıktım. 06.11.2010

02.11.2010
YAĞMURLA GİDEN ADAM
Bayramlar bayram olmaktan çıktı ya, eh ben de bu fırsattan faydalanmak üzere gravat kölelerinin ikazından sonra yağmurla ıslanarak Ankara'dan sekiz derecelik bir sıcaklıkta ayrıldım. İlk defa gideceğim ve önemli bir işi bitirmenin heyecanıyla Şimşek turizmin otobüsünde yerimi aldım.
Yağmur bizi takip etti biz yolları. Ankara'nın soğuğu ayrıca peşimiz sıra geldi. Canımın Çekirdeği'ni Konya'da beklemenin heyecanıyla gözüm yolları tarassut etti. Ekmek arası sevgiyle karılmış lokmalar ikimizin de boğazına düğümlendi ayrılırken. Gel de anla içimin hüznünü, o görmesin diye gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim.
Konya'dan çıkışım yine yağmurla sürdü. Karaman'a girinceye kadar ıslandık. Arkamdaki koltukta oturan kız saçlarımı okşadı. Dönüp baktım, ona içim kaynadı. Yanımdaki çantada bulunan yiyeceklerden ona ikramda bulundum. Kızın adı Fatma ve altı yaşlarında. Yanında oturan adam babasıymış. Fatma lenf kanserine yakalanmış ve sürekli Ankara'ya tedaviye gidiyormuş. Acımın üstüne bir acı daha eklendi böylece. Fatma'nın babasıyla konuşurken benim Silifke'ye niçin gittiğimi sordu. Yanımdaki boş koltuğa adamı davet ettim. "Bir araştırma için gidiyorum." deyince, o yöreyi iyi tanıdığını anlattı. "Ben Boynuinceli aşiretindenim." demesin mi, adının Hasan Susam olduğunu da belirtti. Al işte, ne demeli bu tevafuka! Akrabalarımdan biriyle karşılaşmanın sevinciyle sohbeti daha da yakından sürdürdük. Karacaoğlan'ın memleketine akşam ezanı okunurken girdik. Yolların tamir görmesi bizi bayağı geciktirdi. Silifke'nin mübarek toprağına ayaklarım değince sıcaklığın yirmi derece olduğunu gösteriyordu ekranda kırmızı ışıklar. Kırlangıç'ımın buradan göç ettiğini anladım. İkinci bir hüzünle kuşatılmış olarak öğretmenevine attım kendimi. Şehrin sıcağı, temiz havası iki yanımdan beni kuşattı. Sabah ezanıyla uyandım. Mükellef bir kahvaltıdan sonra görevli bayanın bana gideceğim yeri tarif için ısrar etmesi ve yol boyunca -insanlığın icabı- yardımda bulunmasıyla doğrusu Akdeniz insanının sıcaklığını ve yardımseverliğini sergiledi. Silifke'de görmem gereken yerleri sıraya koydum. Hastahane, Silifke lisesi... derken mihmandarım sevgili Fatih Öğer ile zeytin, portakal, mandalina, muz ... bahçelerinin arasından sıyrılıp kaleye çıktık. Her yeri harap ettiğimiz gibi bu güzel eseri de meyhaneye çevirmişiz. Tarih ve tabiatın güzellik olarak yaşandığı tepelerden Silifke'yi seyrettik.
Her çıkışın bir inişi olduğu gibi aşağılara inerken Silifkelinin yaşadığı yerden haberinin olmadığını gözlemledim. Derken Taşucu bizi karşıladı. Kuduran deniz, yüzümüzü yalayıp geçti akşam sularında. Yaralı Kırlangıcımın gerçeği öğrendiği yerde biz de bir serancamın başlangıcına şahitlik ettik. Akşamın son ışıkları Anamur'a doğru akıp giderken tekrar Silifke'ye döndük.
Sabah kahvaltısından sonra Narlıkuyu'ya gitmek üzere Silifke'den ayrıldım. Kızkalesi'nde eski günleri yad ederek Arkum'a döndüm. Boyunceli Mahallesi'nde Sevgili Veli Avcı'yı aradım, görüşemedik. Bir iş dolayısıyla başka yerde olduğu söylendi. Babası Tahsin ağabeyle oturup konuştuk. Veli'nin kızıyla, annesiyle tanıştım. Allah bağışlasın, dünya tatlısı bir kızı var. Arkum'un denizi çok temiz ve sığ. Uzaktan gemilerin gidişini seyrettim. Akşam olmadan Abdullah Balkan'ı bulmak için Narlıkuyu'nun merkezine duhul ettim. Abdullah, Lağos lokantasını işletiyormuş. Yine akrabalarımı bulmanın sevinciyle beni deniz seviyesinin sıfır noktasına indirdiler. Özel bir masa donattılar bana: "Mersin balığı ikram etmeden göndermem"diye ısrar etti Abdullah. Yolu Narlıkuyu'ya düşüpte o balıktan yemeyenlere şaşarım doğrusu. Nezih bir sofra, pırıl pırıl bir deniz ve bu denizde oynaşan balıklara bakarak balık yemek hoş doğrusu. Abdullah'ın hanımı, Fatma eski yaşantılarına olan özlemini dile getirirken gözleri dağlara doğru kayıyordu. Boyuncelinin aklı dağlarda olmasın mı? Onlarla vedalaşınca Karaoğlan Sultan'ın ellerinden öpmek üzere otellerinin bulunduğu yere çıktım. Felsefe öğretmeni dostum, akrabam Mehmet Hocayla karşılaştım. Muhabbetin demlendiği yerde sohbeti koyulaştırdık. Onlardan ayrılmak da zor oldu. "Ver elini Silifke" deyip yine yola koyuldum. Göksu'nun uğultulu sesleri altında gençlerle sohbet ettik geç zamana kadar. Onların içinde biri vardı ki lise öğrencisi görüntülü Romanya'nın Bükreş kentinde kalan Tunahan Özel, gerçekten de özel bir insan. Konuştukça insanın gamını, kederini dağıtan birisi. Silifkeli gençler ve halkı, bana beklediğimin üstünde ilgi gösterdiler. Erken saatlerde öğretmenevinden beni almaya gelen Fatih Öğer ve Tunahan Özel evsahipliğinin en güzel örneğini sergilediler. Onlara binlerce teşekkür ediyorum. Medeni, kibar ve sevecen tavırlı insanlardan ayrılmanın garipliğiyle -yağmurla giden adam- yine yollara düştü.
Mut'ta mutluluğu aramaya zaman yoktu. Karacaoğlan parkında doyasıya su içtim, tarihi çınarın gölgesinde birkaç nefes aldıktan sonra Sartavul geçidinde buldum kendimi. Kırsal Anadolu toprağında gözyaşlarım yine içime aktı. Canımın çekirdeği İstanbul seyahatında olmasaydı onunla tekrar buluşup hasret giderecektim.
Ne yaparsın, ne edersin kuru Ankara ayazı yine yüzümü yakmaya başladı yedi derece soğuğuyla. Ben buralarda kalmak istemiyorum. Bu dünyaya bir daha gelmeyeceğim. Hayal ettiğim, düşlediğim bir yerde yaşamak benim en tabi hakkım olmalı. Buna kim vesile olursa dilerim o da sevdikleriyle cennette birlikte olsun.30. 10. 2010

27.10.2010
GİDİLECEK YER
"Bir kararda durmayalım, gel gidelim dosta gönül." sözünün güzelliğini hayatta yaşanılır kılmak için -kısmet olursa- yarın yola çıkıyorum. Yaralı kırlangıcımın yaralarını sarmak üzere bir serencamın peşine düşüyorum.
Canımın çekirdeğiyle de istasyonun birinde buluşacağım. Onunla buluşup tekrar ayrılmanın hüznünü üzerimden nasıl atacağım, bilemiyorum. Yollar beni bir çıkmaza götürmezse gidip göreceğim yerlerin güzelliğini ve görüşeceğim sıcak kanlı insanların sıcak sevgisini yaşayacağım.
Kısmet olur dönersem yine birlikte oluruz. Benim gündemim sanat üzerine, yazmak üzerine; başkası ne düşünür, nasıl yaşar o benim ilgi alanımın dışında.
Deniz ve yeşilliğin birleştiği yere doğru çıkarken gözüm arkada kalmasın istiyorum. Hadi bana eyvallah. 27. 10. 2010

25.10.2010
BİR ZALİME...
Canımın çekirdeği sen burayı cennete çevirip tekrar beni boynu bükük bıraktın. O melul mahsun halimle işyerinin yemekhanesine geçince dostlarla aynı masayı paylaştım. "Onların yanında hüznüm biraz hafifler" diye düşünürken radyodan içli bir ses: "Ana beni bir zalime verdiler / Verdiler de günahıma girdiler." diye ağıtların en hassas yerinden dokundu yüreğime. Lokmalar boğazıma çakıldı. Ben, yedi milyar insanın derdiyle dertlenirken bu zalim de yedi milyar insanın içinde sayılıyor. Zulme maşalık yapmayan, sözünden sapmayan, mazlumlar, garipler için ağlarım, sızlanırım. O zalim tiyniyetli ve sahte zihniyetliler benim ilgi alnımın dışında kalsın. O körpe yaşında gurbetin yollarında dalından koparılan nadide bir çiçek misali Güzel, dayan dayanabilirsen zalimin zulmüne. Adem'den günümüze kadar zalimin mazluma zulmü süregeldiyse kıyamete kadar da sürecektir. "Aldırma be geç!" diyemem. Hiç olmazsa direnebildiğim kadar bu kutsal yolda inat ederim. Sen bu kötü niyetlilerin kötülüğünden uzak kal. Seni güzel yaratan, meziyetlerle donatan seni koruyacaktır, ben buna kefilim. Mevla seni korusun ve kollasın. 25. 10. 2010

17.10.2010
ISLANIYORUM...
Sevgili Günlüğüm
Ankara'ya taneleri büyük büyük yağmurlar yağarken işyerinin bahçesindeki güneşliğin altında orta şekerli kahvelerimizi yudumladık. Önemli işlerin hitamında yüzümüzün akıyla işi teslim etmenin hazzını kahvelerimizle taçlandırırken iliklerime kadar ıslanmak istedim.
İşi bilen ve titiz davranan servis arkadaşlarımın özverili çalışmaları bana huzur verdi. Başımın ağrısını verdiği ilaçla bertaraf eden Sultan Hanım, mükemmel insan olma örneğini çalıştığımız sürede sergiledi. Öğrencilerinin onu arayıp çok özlediklerini söylemesi mesleğini en iyi şekilde yaptığının birer kanıtıydı.
Bilgisayar kurdu Ramazan Bey, çok iyisin. Gülüşün, ani çıkışın hoş, hoş da: "Ağzından, burnundan gelsin" dediğim şu sigarayı bırakabilsen ne iyi olur. Melike gibi melek tabiatlı bir güzel kıza baba olmak doğrusu onur verici.
Fıkralarıyla gönlümüzün pasını çilalayan, gülüşüyle de gamı, kederi dağıtan Muhsin'im, senin adın ne güzel, sen ne güzel insansın.
Eh geldik başkanımız Erkan Beye, ellerini pantolonunun cebinden çıkarasın yok. Bunun yanında cömertliğine de diyecek yok. İşi titiz yapıp yeni müfredatı uygulama hususunda inat etmen bence de kabul gördü. Öğrenilenlerin hayata uygulanması elbette güzel olur. Sana katılıyorum. Ükemizin kalkınmış, mutlu bireylerden oluşan bir millet olarak çağdaş Dünya'nın merkezinde yer alması için hep birlikte çalışacağız, kaygımız bu olmalı.
Sevgili günlüğüm, iş çıkışı Ankara'nın yoğun trafiğine yakalandık. Her zamanki yolun rahatlığını umarak İstanbul yolundan ziyade Yenimahalle-İvedik yolunu kullandık. Benim ısrarım sonunda zamanımızın çoğunu heder ettik. Şoförlüğüne diyecek olmayan Erkan, beni eve yakın yerde bıraktı. Evine, çocuklarına sevgi ve mutluluk götürmek için benden ayrıldı.
Onkoloji hastanesinin yakınından metro istasyonuna doğru yürüdüm. Bağımsız ve bağlantısız bir sarı köpek, içi yiyecek dolu market poşetini omzuna atmış Elif sitesinin istinat duvarının dibinden yukarı doğru çıkarken lise öğrencileri ondan sakınarak uzaklaştılar. Şu açlık ne büyük bir sıkıntı canlılar için. Yaratılan her canlının rızkı tayin edilmiş, insanlar başka canlıların yaşamasına vesile oluyor.
Sevgili günlüğüm, hayatımız tek düze halinde sürerken yanlış verilen botların değişimini yaptırdım. "Evde ne işlerle meşgul oldun?" diye soracağını biliyorum. Ele alınır cümlelerle kitaba devam edemediğimi biliyorsun. Malum, ortalık soğuk. Hem çalışma odası, hem de yatak odası olarak kullandığım yerdeki kanepenin üzerine örterek altında yattığım Denizli'de dokunmuş battaniyeye yüz çektim. Sümerbank'ın morlu deseni üzerine envai çeşitli renklerle süslenmiş nevresimi geçirerek köşe ve kenarlarını diktim. Onun üzerine de Söke battaniyesini örttüm. Bu kışı da bunların altında geçireceğim. Bahara nasıl çıkarım Allah bilir. Şimdilik yağmur sularında ıslanmak güzel. 15.10.2010

15.10.2010
GEL BİRLİKTE YANALIM.
Aziz dost,
"Akşamın vakti geçt, / Bir güzel baktı geçti" diyor bir türküde. Gerçekten de ne akşam kaldı, ne kuşluk vakti. Günleri, aylara, ayları yıllara ekleme telaşında işten çıkınca yine aynı güzergâhı kullanarak mahallemin sokaklarında buldum kendimi. Yuvasız kuşların tedirginliğiyle kadim dostlardan birinin ziyaretine gittim. Köy ile şehri kaynaştırmaya çalışan, bu ikisinin arasında garip bir hayat yaşayan can kardeşim şikayetlerinde haksız değil. Bilgisayarına kuzularla, tavuklarla oynayan çocuklarının fotoğraflarını koymuş, gözünün önünde o kopamadığı köyünün özlemiyle tutuşuyor. Hani, "Dokunsam ağlayacak" sözüne uygun bir doluluk içerisinde oturduğu yerden kalktı, tarifsiz bir özlemle kucaklaştık.
Harmanladığımız geçmiş, kopamadığımız dünya telaşı girift bir hemgameye döndü. O anlattı, ben hüzünlendim. "Elmalının yiğit evladı, Allah, sana ne dilemişsen onu nasip etsin" dualarıyla yanından istemiyerek ayrıldım.
Sevgili günlüğüm,
Akşamın vakti geçeli çok oldu. Bilgisayarın düğmesini açıp dostların hatırını sorma babında dolaşırken, gülüşüne, duruşuna can kurban, can kardeşim Muhsin'in yazılarını okudum. "Dost yürekli insanın az bulunduğu günümüzde öyle temiz ve içten insanın yanında olmak bizler için önemli bir kazanç" düşüncesiyle, mutluluğun zirvesinden inmemesi dileğimle dualarım onunla olsun.
Yarınlar bizi nasıl karşılar, kimlerle nerede buluşuruz henüz belli değil. Birlikte yanacağımız bir dost elimizden tutarsa ne âlâ! Aklımız ve gönlümüzle cebelleşmeden güzel günler yaşamak dileğiyle buradan bütün dostlara selam ve muhabbetler iletiyorum.
Sana iyi geceler günlüğüm. 13. 10. 2010

09.10.2010
ÜŞÜYORUM...
Sevgili günlüğüm,
Hafta sonu rahatlığı henüz şu saate kadar üzerime örtülmedi. Sabahın mahmurluğuyla yola çıktım. İşe erken varmanın telaşıyla yürürken -sabahları otobüse bindiğim durakta- bir meczup yolumu çevirdi. Ellerini bana doğru açarak gözlerime baktı. Ben onu şöyle yukarıdan aşağıya süzdüm. Üstü başı perişan durumdaydı. Ayaklarındaki her yanı yırtık ayakkabının içindeki ayakları çorapsızdı. Ben iki çorapla üşürken o üşümüyor muydu! Açık ellerini uzatıp:
"Allah rızası için bir ekmek parası, dedi.
O adamın eline yirmi beş ekmek parası tutuşturdum. Ardım sıra dualar kanatlandı göğe doğru. Duanın samimi veya yapmacık olduğunu o adamın yüreğini yarıp bakmakla ancak anlaşılabilir.
Metro istasyonuna o rahatlıkla indim. İki dakika bekledikten sonra başlarını yolculara uzatan ineklerin: "Tren geliyooor!" ikazıyla trenimiz ayağımızın hemen yanında durdu. Katarın sonuna doğru bindiğim bölmede bir genç bana yer verdi. Ben de onun kitaplarını alıp dizlerimin üzerine koydum. Konuşurken -edepten olsa gerek- çekinen gençle ineceğimiz yere kadar konuştuk. Canımın Çekirdeği'nin okuduğu Ankara Anadolu Lisesi'nin üçüncü sınıfında okuyormuş. Tanış olduğum öğretmen arkadaşlarıma o gençle selam ilettim.
Ülkemin geleceğine şekil verecek bu gençlerin yarınlara nasıl ulaşacakları hususunda konuştuk. Gerçekden de önemli konuları dile getirdik. Kısa zamana neyi sığdırabilirsek öyle oldu hepsi. Onunla vedalaşırken öğrencilik yıllarım gözlerimin önünden su gibi aktı.
İş yerine erken gelmenin rahatlığıyla güzel arkadaşlarımın hazırladığı sabah kahvaltısına oturduk. Samimiyet ve muhabbetin demlendiği sofrada neler yoktu ki! Sonra gönül huzuru içinde işe koyulduk. Yazdığım ve düzeltmesini birlikte yaptığımız gani gönüllü arkadaşımın emekleri boşa gitti. Şu elektrik denen aydınlatma enerjisi aniden kesilince kayıt yapmadığımız bütün bölümler havaya uçtu. Bu üzüntüyle TTK'dan ayrıldım.
Ankara'da hava çok soğuk. Beni otomobiliyle Yenimahalle girişine bırakan Erkan Bey kardeşimden ayrılınca iki yolun arasındaki ağaçların altına oturmuş sakallı bir başka meczup daha dikkatimi çekti. "Çokonat" kelimesini okuduğum çikolatalı yiyeceği ıssırıp üzerine mor renkli meyve suyu içiyordu. Bunları yaparken de sürekli konuşuyordu. Ellerini havaya doğru savurarak dertleniyordu. Yanına çömelip onunla dünyanın gidişatını konuşmayı çok istedim, "rahatsız ederim" düşüncesiyle vazgeçtim. O konuşmasını sürdürürken yanından ayrıldım.
Sevgili günlüğüm,
Henüz akşam olmadı. Ayakları yalın birinin üşümediği, evsiz barksız birinin de çimler üzerinde hür general gibi pervasız oturuşu beni düşündürürken ben yine de üşüyorum... 09. 10. 2010

09.10.2010
NE YAPMALI...
Sevgili günlüğüm,
Her mevsimin kendine mahsus güzel taraflarının olduğunu biliyorsun. Bu sonbahar da alıp götürdü götüreceğini. Ağaçların yaprakları henüz dökülmeden Ankara'nın kuru ayazları başladı. Bu mevsimin ardından gelen kışı sevmediğimi biliyorsun. Bu sevmemek -soğuğundan ziyade- benim için karsız geçecek bir ayazın ehemmiyetinin olmayışı. Ayrıca evsiz barksız, odunsuz kömürsüz gariplerin çat ayazda titremeleri beni de üşütür. Ankara'nın bana dar geldiğini biliyorsun, sıcak iklimlerin yaşandığı bir cennette başımı sokacak bir yerin olmasını hayal ederek güne günler ekliyorum.
"Bu düşünceler de nereden çıktı?" diye sitem ettiğini biliyorum. Benim müşteki olduğum senden yana değil. Kendi dünyamda -şu son günlerde gerçeklerden kopup- kış uykusuna yatanlar gibi sessizliğe bürünerek elden kalemin düşmesi. Yazmayı sürdürdüğüm roman bana küsmüş gibi gelip dizlerimin üzerine oturmuyor. Bildiğin bu diz üstü yazmalardan kurtulamadım. Bütün eserlerimi sol dizimin üzerinde yazdığımı da biliyorsun. Sağ elimle sadece yemekleri yiyip sular içebiliyorum. Sağ elimle kamil manada yazamıyorum. Fetret zamanı gibi gömüldüm bu yazamama rahatsızlığına ve bir tuhaf garipliğe. Ne iki satır yazabiliyor, ne düşünebiliyorum şimdi.
Yazdığım bütün kitaplar bir sıkıntının, acının ve hüznün dışa vurumuydu âdeta. Şimdi o olumsuzluklar bitti de rahata mı erdim de yazamıyorum!
Gel, bana ne yapılacaksa söyle; tut elimden kaldır beni. Ben yazmadan yaşayamam. İlaç ol, merhem ol yaralarıma. Kime anlatayım dertlerimi senden başka! Sen sanal dünyamda bile olsan yazdıklarımdan kendi dünyanda yeni üsareler üretir, hayatıma renk katarsın, biliyorum.
Canımın çekirdeği yarın Ankara'ya şeref verecekler bir sıkıntı olmazsa. Yolu açık olsun, sen de onun gelişini kutla. Tekrar elimde kalemle yeni cümleler, yeni sayfalar yazmak temennisiyle senden ayrılıyorum. İyi geceler dileğiyle. 07. 10.2010

07.10.2010
ZAMANIN İÇİNDEN
Sevgili günlüğüm,
Üzüntülü haberlere hazırlıklı olmak gerekmez mi? Dünden beri kafam üstümde yok inan. Ölümü severek karşılamaya hazırlanan bir yakınımın Azrail karşısında pervasız davranması beni hayrete sevketti. Eh hazırlıklı olmak bunu gerektirmez mi?
İş yerinin yoğun temposu, aklımdan atamadığım bu konuyu iyice ağırlaştırdı. Bu akşamı zor ettim. Birlikte olduğum arkadaşlarımla muhabbetin zirvesine çıkmasaydım emin ol yolumu şaşırırdım. Zamana dur diyebilmek için onun üzerinden atlamak gerekiyor. Toprak olmak dost yoluna ne güzel! Uğruna toprak olunacak birisini hedef olarak aklımıza koymuşsak dünya onunla güzelleşir, ağzımızın tadı değişir; katmerleşir her şey.
Bu kötü dünyanın neresinde duracağımızı emin ol şaşırdım. Her gün her yerimizden bir parça dökülüyor ve sonsuza doğru akıp gidiyoruz. Güzel haberler almak dileğiyle beni anlamaya çalış. Sana iyi geceler diliyorum. 04. 09. 2010

30.09.2010
BU GÖZYAŞI NİÇİN AKAR!
Sevgili günlüğüm, işten yorgun çıkmanın ağırlığıyla Kızılay-Batıkent metrosuna bindim. "Sağlık Bakanlığı'nın bir ilanındaki yazım yanlışlarını düzelteyim" derken ineceğim durağı unutmuşum, "git babam git" dedikleri gibi epey gitmişim durakları. Dönüşte mahallemin 12. caddesinde düşünceli adımlarımla iki yana savrulurken İvedik caddesine saptım. Daha önce maaşlarımızı aldığımız bankamatik önünde çocuk arabasını köşeye eğlemiş bir genç kadın ilgimi çekti. Üstelik hamile olduğu da ayan beyan belli.
Buna bir şey diyeceğim yok. Gel gelelim, arabadaki çocuğu susturmaya çalışan bayan hıçkırarak ağlıyordu. Gözyaşlarını çağdaş dünyanın kâğıt mendiline sildi. Ben yerimde dondum.
"Akşamın yaklaştığı saatlerde o kadın niçin hıçkırarak ağlar, ağlamasına sebep olan nedir?" sorularına zihnimde başka sorular eklendi. Ben, koca Ankara'da küçücük dünyama sarıp sarmaladığım güzelliklerle yürüyemedim. Her yanım ağırlaştı, ayaklarım irademin dışında nereye gideceğini şaşırdı. Üzüntülü anlarda sürekli düşen tansiyonum yine yaptı yapacağını.
Dostların ziyaretine gitmeyi aklıma koymuştum, hadi git gidebilirsen bu kafayla nereye gideceksen! Vurgun yemiş gibi yine daldım sokaklara. Karşıma bir dost yüreklinin çıkmasını arzu ederken nereye gideceğimi kestiremedim; aşiyanda yalnızlığıma tekrar gömülerek sabahın olmasını bekliyorum. Sen rahat olasın, aldırmayasın gözüyaşlılara. Biz ağlarız tuhaflıklara, yalnızlıklara, bilcümle çelişkilere. 29. 09. 2010

26.09.2010
GİTMESEYDİN...
Sevgili günlüğüm,
Sevinçlerle hüzünler bir arada bulunmuyor. Bu iki zıt kavramdan birisi benim haneme yazılmadığı için 'sevinçle' birlikte olamıyorum. O aşıp gidince karlı dağlar ardına, bende sevinç mi kalır, mutluluk mu! Kimseye anlatamadığım hüznümü benimle paylaşan canımın çekirdeği otobüsün içinde el sallarken yüreğim en derin yerinden burkuldu ve gözyaşlarım içime aktı.
Melül mahsun yollara düştüm onsuz. Her anım, bir girift bilmece gibi boşluğa sarılıyor, sarmalanıyor. Sağlık ve mutluluk haberlerini almak bir nebze olsun kederimi hafifletiyor. "Bütün insanlar mutlu olsun, sağlıklı olsun." dileklerimle seni sensiz koymak istemiyorum sevgili günlüğüm. Ancak anla beni, duy beni. 26 Eylül 2010

25.09.2010
KAZMALAR
"Eh, devlet memurluğu ancak bu kadar olur!" diyenler kendi zihniyetlerine göre elbette haklı. 'Bu anlayışla çalışılan işler de böyle yürür!' sıkıntısıyla akşamı ettim. Kapalı mekanlara alışık olduğumdan pek garibime gitmiyor bu tür iş yerlerinde çalışmak.
Cuma'nın güzelliğini birlikte yaşadığım güzel insan, dost yürekli sevecen ve insana huzur üfleyen can kardeşim Sıtkı Bey ile iş çıkışı güzel duaların merkezinden el sıkışıp ayrıldım. Ondan ayrılmakla içime tarifsiz bir hüzün çöktü. Her günün teneffüs saatlarinde bireysel veya gruplar halinde volta attığımız Eğittek'in yeşillere bürünmüş koridorunda yine beni bırakmayan hüzünle yürüdüm.
Dünya'nın belki en ağır çalışan metrosuna binmenin rahatlığıyla itiş kakış Kızılay'dan ayrıldık. Garibime giden nice aymazlığa şahit olurken başımın ağrısı ve sıkıntılar yine peşimi bırakmadı. Ayaktayım ve yanımda bir hamile bayan yolculuktayız. Karşımızda iki liseli genç oturuyor ve edepsiz, pişkin tavırlarla yine okuldaki olayları uluorta etrafa manşet ediyorlar. Hamile bayana yer vermeyen bu gençlerin anneleri veya ablaları da böyle ayakta gidebilirdi. Onlara bu sorumluluğu vermeyen ebeveyinler, çobanlar bu aymazlıktan sorumlu bence. Ellerinde okudukları kitap olsa, ders çalışsalar bari ha bir nebze olsun onları rahatsız etmek olmaz. Maalesef dedikodudan başka bir işleri yoktu. Daha önce buna benzer ikazlarım sonunda: "Ağzımın payını aldım." söylemini yaşamıştım.
İneceğim duraktan önce canımın çekirdeğini aradım. Birlikte bir derde şifa aramak üzere yeşilliklerin arasına karıştık. Yine metro içinde ve duraklarında şahit olduğum aymazlık ve vahşiliğe bu parkta da şahit oldum. Bir başkasını aldatmak ve ondan faydalanmak isteyen şehir magandaları parkın köşelerini mesken tutmuşlar. Benim ızdırabımı da yaşayan iki bayana hal lisanıyla anlattım anlatacağımı. Marketlerin reyonlarını da alış veriş maksadıyla ziyaret ettik.
Ya akşamın o ölgün saatlerinde bana layık görülen hediyeye ne dersin, "Dünya tatlısı bir yazara bu hediyeyi vermek beni ziyadesiyle mutlu kılacak" diye elime bir paket tutuşturuldu. Pakete uzanan ellerim heyecanın doruğunda titredi. Tebessümle aldım. Pakedi açmamı istediler. Böyle anlar beni bir tuhaf eder bilesin. Paketten ne çıksa tahmin edersin, bir kalem takımı. Çok pahalı ve değerli olduğunu bakınca anladığım kalemi öptüm, yüzüme sürdüm. Böyle kıymetli bir hediyeyle neler yazılmaz ki! Bana ilk defa bir kalem hediye ediliyor, (ölüm anından önce Nuray'ın bana verilmesini istediği kalemdan başka.) "Allah'ım kalemimi kılıçlardan keskin eyle" dualarıyla evin içinde dolaştım durdum. Kazmaları kazıyıp adam etme babında kalemimi yazıya hazırladım.
Sevgili günlülğüm, işte bir gün daha böyle hitame erdi. Başka günlerde daha verimli, daha mutlu olacağım günler yaşamak dileğiyle hoşca kalasın. 24 Eylül 2010

22.09.2010
BOSTAN KORKULUĞU
Uzun bir tatilin arkasından İlköğretim ve Ortaöğretim okullarında görevli öğretmen ve öğrenciler ders başı yaptı. Bunların içinde okula isteyerek, şevkle ve heyecanla giden öğretmen ve öğrencilerin sayısı öyle çok değil. İçinde yaşadığımız mesleğimizin zorlukları bir yana -dışarıdan- bu işi sevimli kılmayan ortamlar bu güzel mesleği çekilir kılmıyor bence.
Bugüne kadar görüştüğüm öğrenciler, okulu katlanılmaz bir yer, dersleri birer cendere gibi gördüklerini samimi olarak ifade ettiler.
Bu güzel çocuklara istidatları doğrultusunda güzel bir hedef göstermez, derslerdeki ağır üniteleri -çoğu hayatta hiç lazım olmayacak- sadeleştirip sevdiremezsek okul onlar için elbette çekilmez bir zindan olur.
Benim üzerinde durmak istediğim, pedagojik konuların dışında insanımızın neden yoksun olduğunu, neyi, nasıl, nereye ve niçin koyması gerektiğidir.
Bu sabah, metro vagonlarını dolduran öğrenciler, üçerli, beşerli gruplar halinde kafa şişirmeye başladılar. İneceğim istasyona kadar sabır taşım çatlamak üzere gerildi dersem inanın. Konuşulanlar yine okulların açılmasıyla hocaların, idarenin baskıcı tutumları, aidatlar, kılık kıyafet serbestliğinin olmayışı vs. "Bunları iyi vatandaş, sorumlu yurttaş olarak yetiştirmek için ne gerekiyorsa yapılmalı." diye düşündüm yol boyu. Bu söze katılmayan çıkmaz. Hal böyleyken, iş çıkışında birlikte yolculuk yaptığım arkadaşım Sıtkı Bey ile hikâyesi olmayan insanların bulunmayacağını konuştuk. "Herkesin bir hikâyesi var." diyen arkadaşımdan ayrılıp eve doğru giderken iki öğrencimle karşılaştım. Beni ummadıkları bir yerde ve zamanda karşılarında görünce sevinçten gözlerinin önü ışıdı. "Bugün sizi İstiklal Marşı söylenirken aradık. Dersiniz yok muydu?" dediler. Bir başka okula nakil isteyerek ayrıldığımı söyleyince ikisi de sustu. Ayak üzeri sohbetten sonra beni hüzünlendirip ayrıldılar.
Dertsiz biri başkalarına bakıp onların dertlerine güler geçermiş. Bir gün böyle, beş gün böyle derken sıkılmış boş durmaktan. İş aramaya çıkmış. Yolu bir bağlık, bahçelik yere düşmüş. "Hah," demiş. " Burada bana göre iş bulunur." Bağ, bahçe sahibinin kapısını çalmış. Kapıya çıkan adam, boş gezenin iş isteğini dinlemiş. Düşünüp dururken: "Sana iş veriyorum. Şu çulu sırtına giyeceksin. Elinin birini sürekli sallayacaksın havada. Öbür elinde de bir sopa olacak. Bununla bağa gelen hırsızları, yabani kuşları kovalayacaksın. Gözünü dört aç, bağa zarar vermesinler." demiş. Adam, işe alındığına sevinmiş.
Giymiş çulunu, eline almış değneğini; bağın orta yerine dinelmiş. Başından güneş gitmiyor, kuşlar üzerinde pervane gibi dönüyormuş. Korkuluğun gafil bir anını yakalamak için fırsat kolluyorlarmış. Günler böyle sürüp giderken canı burnuna gelmiş korkuluğun. İşi bırakıp gidemiyormuş. Öğle sıcağı yine beynini kaynatırken bağın yanından geçen üç adam görmüş. Adamlar korkuluğa dönerek: "Biz, dertsiz kul arıyoruz. Sorduklarımız seni tarif ettiler. Söyle bakalım dedikleri doğru mu?" demişler. Korkuluk ne diyeceğini şaşırmış: "Çektiğim cefayı sormayın!" demiş. Başına gelenleri, çektiklerini olmuşu gibi anlatmış. "Derdi benden az kul bulana aşk olsun. 'Derdim yok' diye sevinirken beni de bostan korkuluğu yaptılar!" diye dert yanmış.
Hal böyleyken, ey eğitim ordusunun cefakâr sahipleri öğretmen arkadaşlarım, elimizdeki malzemelerle hata payının yüzde beş olduğu bahçıvanlar yetiştirelim. Eline diploma verdiğimiz bostan korkulukları yarın bizden müşteki olacaklar.
Bu vesileyle günlüğüme not düşerken yolunuz açık, kadriniz bilinsin diyorum. Yeni eğitim ve öğretim yılınız kutlu olsun. 20 Eylül 2010

22.09.2010
MARMARİS'İN KAKTÜSLERİ
Bayramın üçüncü günü -her günün tersine- biraz geç kalktım. Geç yatmanın sonunda zor uyuduğumdan değil mi! Yalnız sofrada iştahsızlığın bir kenarından başlayıp kuşluk kahvaltısı yaptım. Sen bilir misin Kuşluk Kahvaltısı'nın ne demek olduğunu? Bu kahvaltı sabah ile öğle arasında yapılır. Ehli keyf kahvaltısıdır. Sofra mükemmel şekilde donatılır. Her neyse, sol dizimin üstünde yazmayı sürdürdüğüm son kitabın -adını söylemeyim, tılsımı bozulur- müsveddelerini bilgisayara yazdım. 47 başlık altında bitmesini tasarladığım kitabın kaç sayfa olacağı henüz belli değil. Bilgisayara yazılanlar yüz sayfayı geçti. Şu bilgisayar denen cihaz gözümü yoruyor. O yorgun göze birde kitap okuma eklenince uykun gelmez mi? İşte kitap okurken uyku da gelip beni buldu.
Yorgun gözlerim, beni dış dünyanın gerçeklerinden uzaklaştırırken apartman boşluğunda çocuk sesleri duyuluyordu. Bu seslerin sahibi, şeker toplamaya gelen çocuklardan başkası değildi. Yataktan kalkmaya üşendim. Uykunun vüdudumu saran rehaveti irademi elimden aldı. Böylece, kapı zilinin sesine bigane kaldım. Uyuyup kalmışım.
Rüyamı yarıda koyan bir başka zil sesine irkildim. Üstüste çalınan zil sesine kalkıp kapıyı açtım. Geç kalmış olacağım ki merdivenlerden inenin ayak sesleri bir alt kattaki komşunun kapısı açılmakla son buldu.
Tekrar bilgisayarı açtım. Bulmam gereken bir konuyu araştırdım. Sonra akşam yemeği için buzdolabındaki yemeği çıkardım. Yemek ısınırken çöpü dışarı bıraktım.
Bir de ne göreyim! Uzun apartman boşluğunun kenarına dizilen çiçeklerden yaz tatili dolayısıyla gidilen Marmaris'ten getirilmiş kaktüsler ve biber, domates fideleri çiğnenmesin mi! Boynu bükük çiçekleri öyle mahsun görünce insanlığımdan hicap duydum. Market poşetlerini dolduramayan yarının mağandası olacak şehirleşmeye özenen piçlerine söyleyecek söz bulamıyorum. "Piç sözü size yakışmaz!" diye beni ikaz edeceğini biliyorum. Ben de diyorum ki: "Bu nesebi belirsiz yaratıklara ne denir? Bunlar okula giden, yattığı-kalktığı yeri bilen; bunun yanında bayramın ne demek olduğu kavratılamayan haramzade dölleri yarınki günlerde başka canlara kıymayacak mı?
Yarın, Anayasa'nın bazı maddelerinin değişmesi hususunda referandum yapılacak. Çiçekleri çiğneyen piçlerin anne ve babaları, demokrasi(!) adına güya hür iradelerini sandıkta yansıtacaklar. Ankara'ya yakışmayan milyonlarca insan müsveddeleri 13 Eylül sabahı ya mahsun, ya sarhoş olarak uyanacaklar.
Sevgili günlüğüm, hukuksuzluğu hukuk adına meşrulaştıran bir ülkede yaşamaktan utanıyorum. Türkiye bana dar geliyor, bilesin. "Bu kafayla gidersek biz adam olamayız!" sözünü dillendiren Burak Serdengeçti'nin sözüne gülenlere söyleyecek sözüm yok. Hoşça kalasın. 11.09.2010

22.09.2010
AH BAYRAMLAR AH!..
Bayram dedim, düştüm yola. Bir emaneti yerine ulaştırmak için uzun yollardayım. Yol deyince biteviye gideceğim bir tren yolu veya vapur güvertesinde maviliklere dalıp kaybolmak hayali canlanır gözlerimin önünde. Maalesef beton yığınlarıyla çevrili asvalt ve egzoz kokan, trafiğine riayet edilmeyen bir yol üstündeyim. Git babam git, itiş kakış binebildiğim otobüsün dur kalklarıyla içimin dışına çıktığı bir yolda ne hayal kurulur, ne de rahat olunur.
Aklıma arasıra düşen "mutluluk" kelimesi gönül defterime yazılmadığı için bayramın bana huzur üflediğine inanasım gelmiyor. "Bu da nereden çıktı? Çocuklar neşe içinde ellerinde market poşetleriyle şeker toplamak için kapı kapı dolaşıyor. Eşini dostunu, üstelik mezarda yatanlarını ziyarete gidenleri görmüyor musun?" diye beni uyarıyorsun. O günahsız elleri öpülesi küçük çocukları -bu minnacık yaşlarında- bayramın kanına girenler dilenciliğe alıştırıyorlar. Neden mi anlıyorum, elindeki poşeti arkadaşına göstererek: -"Bak benim şekerim senden fazla. Hem çeşidi de seninkinden çok. Sen, benim kadar toplayamadın ya akıllım!" diye övünen çocuk, yarın büyük çocuk olduğu zaman Karun'un hazinelerini paylaşanların arasında yerini alınca başımızda boza pişirecektir.
Bayramın ne olduğundan ziyade bir eğlence ve tatil olduğunu öğrettiğimiz çocuklar, çalıştığı işten kaytaranların kervanına karışacak, helalı-haramı harmanlayacak ve olan ağız tadımızı hepten bozacaktır.
Günümüz haritasına gözüm de gönlümde kayıyor bazen. Filistinli ana, şehit yavrusunun ölüsüne sarılıp ağlarken, Türkistanlı delikanlı Çin zindanlarında çile çekerken, Iraklı genç kızın Amerikan askerlerinin altında namus ve iffeti bıçaklanırken, Pakistanlı yetimlerin elleri havada boğazlarına kadar kirli suya batmışken, Afrika'daki açlar, yüzlerine konan sineği tutup yerken ve bu acılara gülüp geçen aymazlarımız zevkten gece-gündüz tepinirken gel de bayram yap. "Bayram gelmiş neyime, kan damlar yüreğime." diye duygulara tercüman olan bayram ironisi, yıllardır hüzünle hatırlanırken, hak etmediğim bir nesneye uzanmadığım gibi kamil manada bayram yapamam. -"Bu nasıl bayram ve kimin bayramı?" diye sorunca bana kızmayasın sevgili günlüğüm. Dostlarımın bayramlarını bayram gibi kutlayacakları güzel günlerin gelmesi dileğiyle hoşça kalasın. 10.09.2010

22.09.2010
BÜYÜK BOŞLUK BIRAKIP GİDİYORSUN.
Gelişinle bana dünyayı bağışlayan güzel, gidişinle içime ateş korları saçarak naçar bırakıyorsun. Bayram sevincini başkalarıyla paylaşırken, bu biçareyi boynu bükük bırakman sana yakışmıyor. "Senin sevdiğin insanları ben de seviyorum ve onları epeydir göremedim. Arada Amerika'ya gidişimden dolayı geçici de olsa bir süre ayrılık yaşadım. Böylece onların yalnızlığı arttı ve ben onları çok özledim. Benim yufka yürekli olduğumu bilmiyor musun?" dersen sana hak veririm.
Bu bayram da böyle geçsin güzelim. Dönüşünü ne çok özleyeceğimi bilemezsin. Yolların ve bahtın ak olsun, kısmetlerin helal olsun, çok olsun. 08.09.2010

22.09.2010
GEÇEN YILLARA EYVAH!
Temmuzun kavurucu sıcağından kurtulup serinlemek için mutfağa koştum. Aslında köy evinin serinliğini betonarme evlerle kıyaslamak olmaz. Yazın serin, kışın ılıman olan o evlerde yaşamak, Ankara'ya göre ayrıcalık -bana göre de ayrıcalık- diye düşünüyorum. Köye, uzaktan da olsa getirilen suyun içimi güzel ve hoş.
Üç kapı sonunda mutfağa geçildiğinden dışarıdan gelen sesi duymadım. Salona dönünce kapının çalındığını farkettim. Kapının hemen yanında tanış olduğum bir genç kızın yüzüyle karşılaştım. Birini bizim eve kadar getirdiğini anlattı heyecanla. Evin önünde laciverte yakın renge boyanmış bir otomobil duruyordu. Gençliği bir yerlere doğru uğurlamakta olan birisi kapıdaydı. Şakakları ağarmak üzere, benden uzun ve kalın, yüzü al al olmuş-belki heyecandan olsa gerek- o adam tebessüm ederek bana bakıyordu. Yanıma yaklaşarak:
- Hocam, dedi heyecanı yüzünden taşarak. Hocam, beni tanıdınız mı?
"Bu gelen eski öğrencilerimden birisi olsa gerek" diye düşünürken samimi tebessümüne kayıtsız kalamadım:
- Hatırlayamadım, diye karşılık verdim. Kusura bakma, aradan epey zaman geçmiş olmalı ki siman zihnimde canlanmadı.
- Hocam ben Ali. Ali Dağ. Büyük Ayhan'dan Rasim'in yeğeni Ali. Hani, Hasan Amcamın kahveye gelirdiniz. Hocalar üçlü oynardı, siz de onların katipliğini yapardınız. Beni hatırlamadınız mı? Diğer hocalar içerdi, siz içmezdiniz.
Balkondaki minderi işaret ettim. Karşılıklı merdivenlerin başına oturduk. Rasim'in gözünü budaktan esirgemediğini biliyordum. Rahmetli olduğunu köylülerinden duyunca inanmak istememiştim. Dost canlısı, yiğit biriydi. Köyde samimi olduğumuz gençlerden bize yakın gelen Rasim ile özlerde patlıcan közleyip piknik yaptığımız günler gözlerimin önünde canlandı. Üçkuyulu Yusuf Şen kardeşimin o bonkör hareketlerini gel de hatırlama. Bu iki can, köylü ve öğretmen teraziside iki kefeye konunca karşılıklı aynı ağırlıkta görüyordum. Biri köyde delikanlı, birisi öğretmenlikte yiğit mi yiğitti. Biraz gençlik, biraz diğerkâmlık üst üste toplanınca duyarlı insan ne yapmaz ki! Canım Yusuf'um, can dostum; biz senin gibi olamadık. Ben buna yanarım ki ne yanarım. Sen, ne iyi bir insandın.
Ali, çocuk gözüyle geçmişi bana anlatırken, Ayhanlının birinin Yusuf'un ölüm haberini Hacıbektaş pazarında bana anlatınca alnımın ortasına kurşun yemiş, sersemlemiş, olduğum yere yığılmıştım. Pazaryeri başımın üzerinde dönüyordu. Gel de inan bu habere. Bunu kabüllenmek ne mümkün. O sarsıntıyla köyüme nasıl geldiğimi hatırlamıyorum şimdi. Yakınlarımdan ve yine Kayseri'de oturan Rasim Çetin, köye gelince ilk sorduğum Yusuf'un nasıl ve ne işle meşgül olduğuydu. Ben bahçe suluyordum, ceviz ağacının altına oturmuştuk. "Yusuf Hoca, emekli olunca Kayseri'ye yerleşti. Çocuklarını okuttu, everdi. Sendikaya gider gelir, çok iyi merak etme. Hafta sonları beraber oluyoruz. Yeğeni İrfan Bey'in belediye başkanı olması için çok uğraştık, bizim Nevşehirliler söz verdikleri halde yamuk yaptılar. Karşı taraf, ileri gelenlere altın dağıtmış. İrfan Bey çok seviliyor, fakat çil çil altınları yok ki seçilsin. Bir araya gelince hep sizi konuşuruz, biraz da siyaset yaparız.
Bu haber üzerine sevinçten ağlamıştım Rasim'in boynuna sarılıp. Ayhanlının o acı haberi verirken hiç utanmadığını ve insanlıktan nasibini almadığını kime, nasıl anlatacaktım! İşte, belki en güzel ve en sıkıntılı günlerimin geçtiği yerden bir öğrencim gelmiş ve karşımdaydı. O anlattıkça hatırlıyordum olayları bir bir. Ayakları yalın, diz boyu karda, peşimizi bırakmayan Kambur Bektaş'ın oğlu Salman'ın boynuma sarılıp ağladığı kış kıyamet günleri unutulur mu? Onu üşütmeyene şükür secdesi yapılmaz mı?
Köye ilk geldiğimde beni yolda karşılayıp muhtar Veli Kahya'nın evine götürenin kendisi olduğunu anlatan Ali Dağ, amcasıyla samimi günlerimizin şahitliğini yaparken olumlu ya da olumsuz anılarımızı harmanladı. Konuşurken eskiye olan özlemini 'ah!' kelimesiyle dillendiriyordu. Sütlü kahvesini yudumladı. Yine gülerek yüzüme baktı:
- Ah hocam, dedi boynunu çaresizlikten bükermişçesine. İnanın sizi çok aradım. Siz bir başkaydınız. Dersinizi hiç boş geçirmezdiniz. Size çok özenirdim. "Ben de okuyup Şakir Hoca gibi öğretmen olsam." diye aklımdan geçerdi. Bir de siz çok iyi giyinirdiniz. Hep takım elbise giyer ve kendinize yakıştırırdınız. Ben sizin gibi kibar bir öğretmen olamadım ya Almanya'ya gidince ilk yaptığım iş, bir takım elbise alıp gravat takmak oldu. Sizin gibi takım elbiseyle yürümek, Alman toprağında ilk bana nasip oldu. Sizin gibi sevilen bir öğretmen olamamak beni kahretti, yandım hocam. Biliyorsun, bizim köyde okuyan pek yoktu, okuyanlar da sizin mezun ettikleriniz. İlk okulu bitirenler hemen evleniyordu. Akıl işte, okulunu bitir sonra evlen, bunu düşünecek kafa yoktu bizde.
Bu sözler samimi, içten ve doğruydu. Geçmişe özlemini dile getiren öğrencim Ali Dağ, cocuklarından bir kısmını evermiş, bekar oğluna da münasip birini aradığını söyledi. Samimi olduğumuz, birlikte yemek yediğimiz, sohbet ettiğimiz insanların neler yaptığını tek tek sordum. Onlar beyaz atlara binip gitmişler, daha önce gidenler gibi; geride güzel anılar bırakarak.
Biz, sohbeti sürdürürken Ali Dağ'ın telefonu çaldı. "Şakir Hoca'nın yanındayım baba, merak etme." sözleriyle sohbete ara vermek istemedi. Oysa babası çabuk gelmesini istiyordu. Bir yarım saat daha konuşabildik. Zamanı bir sihirli değnekle durdurabilseydik, ne mümküm. Cep telefonunu bana yazdırdı. Köyün kütüthanesindeki kitaplarımdan bahsederken mutluluğunun bir kat daha arttığını gözlemledim.
Boynuma sarıldı, bırakası yoktu:
- Hocam, arabam emrine hazır, nerede, ne zaman bir sıkıntın olursa, beni ara; elim kanda da olsa hemen gelirim, dedi içlenerek.
O gitti, anıları yalnız bırakırken korna çalarak. Geldiği toprağı mutlu kılmaya, güzel haber götürmeye gitti... 28. 07. 2010

22.09.2010
BU NE GÜZEL UYKU!
Derinden sarsıldığım ve çaresizlikler içinde kıvrandığım 'şu metaneli günler bir daha yaşanmasa!' diye dualar makamından elim yere inmiyor. Allah'ın düşmanları olarak kutsal kitabımızda zikredilen o insanlıktan nasiplenememiş yaratıklar, yapacağını yine yaptı. Çünkü onların inanç ve ülkülerinde yeryüzünde kendilerinden başka milletleri insan saymayan ve kendilerini yeryüzünün efendileri kabul edenlerin görüşleri yaşanılıyor.
Elbette efendiler, kölelerini istediği gibi kullanacaklardır! Bilinen, bilinmeyen bütün değer yargıları, bütün sistemler onların elinde ve insanlığa hükmetme makamındalar.
Kaderin şu cilvesine ne demeli; yeryüzünde bir karış toprağa hasret kalan bu caniler, efendi durumuna yükselmek için yukarıda zikredilen görüşlerini hayata geçirdiler. Hâkimiyetleri için ne yapılması gerekiyorsa onu meşru veya gayrimeşru yapar hale geldiler ve mazlum milletlerin başında boza pişirmeye devam ediyorlar. Çocuk, kadın, yaşlı ne çıkarsa karşılarına acımadan katleden bir başka millet göstermek zor. "Hani sütünün hükmünü icra edecek!" diye söylenen bir söz var, bu söz İsrail milleti için denk düşüyor.
Biz ne kadar, 'one minits' hatta 'ten minits' de desek, sözümüz havada kalıyor. Sen kalk silahlarını onlardan al, ilaçlarını İsrail üretiminden ithal et. Tarlana ekeceğin tohumu onlardan kotar; kıçındaki donun İsrail markalı olsun, tatlıların sütlülerin bilcümle içeceklerin başında coca cola Yahudi patentli marka olsun, evindeki sayısız elektronik cihazlar, "alo!" dediğin telefondan tut ki ısındığın kombinin çeşidine kadar onların üretimi olsun, sayılamayacak kadar çeşitte evlerimizi her gün onların ürettikleriyle dolduralım ve kalkıp "..... minits" diyelim. Kaba tabirle, yemezler! Biz, onları -saydığım hususlarda- desteklediğimiz sürece ne Filistin'in, ne Irak'ın ne de Türk milletinin gözyaşları dinmeyecek. Biz "Uyu uyu yat uyu, yat yat uyu" söylemini sürdürelim ve uykudan uyanmayalım. Uyumak bize yakışıyor beyler, bayanlar; gayet güzel yakışıyor...

22.09.2010
KİM O BEKLENEN
Şehzade, dağın eteklerinde beklerken o çevrede koyunlarını otlatan bir çobana rastlamış. Çoban kavalıyla koyunlarına yanık türküler üflerken, ara sıra oflarken şehzadeyi görünce, bir ince sızı düşmüş içine.
Bu sızının sebebini bir türlü bulamamış, onun yanına doğru yaklaşmış yaklaşmış, bir de ne görsün...

16.01.2010
NEREDE
Bir bitmez serencamın peşinde ömrünü tüketmeye adayan şehzade, su perisini ararken karşısına bir başka dünya güzelinin çıkmasını istemediğinden gönül kapılarını ne kadar canlı cansız nesne varsa hepsine kapamış. Dağ bayır, çimen çayır demeden almış başını gitmiş bu diyardan. Çıktığı yol öyle böyle yol değil, yaşadığı hal hal değilmiş. Tek başına az gitmiş uz gitmiş; bir sarp dağın eteklerine varmış. Bu dağın sarp kayalarla örülmüş bir kapısı varmış. O kapıdan bugüne kadar hiç bir canlının içeri girdiği görülmemiş. Bu kapıdan giren sonsuzluk ikliminde sonsuza kadar mutlu yaşamayı hak ediyormuş. Bizim şehzade kayaların yanında soluklanırken yanına bir acayip yaratık gelmiş: "Ey şehzadem, senin buralarda ne işin ola! Şöyle bak sağa sola. Aradığın peri suret bu dağın öbür yüzünde. Ona ulaşabilmen için bu dağın içine girip karşıya geçmen gerekiyor. Bunu yapman için de çok sıkıntıları göze almalısın, soğuk sularda yunmalı, ateşlerde yanmalısın." demiş. Kaşla göz arasında kaybolmuş, çözüm bulacağı yerde...

22.09.2010
BEKLEMEK...
Su güzeli bu ülkeyi terk edeli, başka diyarlara gideli uyku tünek görmeyen şehzade ne evlere sığıyor, ne hayatından tad alıyormuş. Onu her gün dünya gözüyle görmesi gerekiyormuş. Gel gör ki onu görmeye göz gerek, ona sevdayı anlatmaya söz gerekmiş. İnce keman telleri gibi incelmiş, incelmiş yüreği. Gitmiş bir su kenarına oturmuş. Su dediysek su güzelinin hayalini orada aramakmış muradı.
Çağlayıp akan suya bakmış bakmış. Yüreği su gibi akmış suya. Su dile gelip:
“Bu ne hal! Beni taşırıp da ne yapacaksın? Sil gözyaşlarını. Ben zaten yatağımı değiştireceğim, başka ülkelere doğru akıp gideceğim. Buranın insanları halden anlamıyor. Sen onlara uyma, soğukta buyma! Git sarayında keyfine bak!” diye öğütlemiş bizim şehzadeyi.
Dalıp gittiği hülyalardan uyanası yokmuş şehzadenin. Rüya ile hakikatin sınırındayken irkilip kendine gelmiş. “Onun hayali gözümden gitmeseydi, o sihir bitmeseydi!” diye hayıflanmış.

22.09.2010
AH!..
Masal masal maniki, aylar yıllar onikiyken; şimdiki zaman içinde gönüller güman içindeymiş. Ülkelerin birinde sözle çağlara hükmetme makamında bir şehzade yaşarmış. Canım şehzade dediysek geçmişe bir özlem olsun diye söylenmiş. Ya da gerçekten şeyh makamına layık bir unvana sahip olmasından kaynaklansa gerek. 1071 yılında Anadolu’nun kapılarını açmaya gelen Danişment Gazi’nin torunu olan şehzade olmaz mı!
Her neyse, bu şehzade geçmişin acılarından kurtulup yeni bir dünyada mutluluğu “varsa bir beşeri mutluluk!” onun ucundan kıyısından soluklanmak adına yıllardır birini bekliyormuş. Bu beklenen öyle her beklenen değilmiş. İbrişim halatlarla gönül kalesine bağlanan bir iksirmiş o. Öyle ki ne gecesi gece, ne gündüzü gündüzmüş bizim şehzadenin onu beklerken. Yüreğinde korlar yanarken sevinçli bir ilham düşermiş zaman zaman içine. “Ha geldi, ha gelecek!” sevinç ve özlemiyle günlere çentik atarmış.
Umulmayan bir zamanda kalabalıkların içindeyken karşısında o sugüzeli Nilüfer’i görmemiş mi! Mora bürünen Nilüfer o minnacık ve üşüyen elleriyle sırlı aynaya dokunmuş. Bizim şehzade hayal ile hakikati nasıl ayıracağını bilememiş:
“Ben rüya mı görüyorum, yoksa bu gördüğüm hakikat mi?” diye kendinden geçmiş.
Aylar uzamış uzamış gitmiş. Yıla bedel olmuş bir günü, ellerin bayramı düğünü oladursun. Sırlı aynanın sırlarını döken Nilüfer, mutluluk gülücüklerini çok görmüş bizim şehzadeye.
Nilüfer, gün oluyor bir gözüküp bir kayboluyormuş o kalabalıkların içinden. “Hiç gitmesin, onun hayali bitmesin.” temennisiyle avunuyormuş. O hayalin bir gün başka ülkelere bir kuş misali uçup gideceğini ne bilsin!
“Kanatlanıp uçan Nilüfer, elbet döner, mahzun yüreğime bir avuç mutluluk suyu serper.” diye beklemeye başlamış…

02.01.2010

SEVGİLİ GÜNLÜĞÜM. Her nedense bu yılbaşlarını da sonunu da sevmiyorum. Çocukluğun yılbaşlarıyla günümüz arasında çok fark görüyorum. Her gün her şey çok çabuk değişiyor. Burada geçmişi anlatmaya kalksam zaman yetmez, sayfalar kifayetsiz kalır. Bir yıl içinde yaşadıklarıma şöyle baktım. Üzerinde çalıştığım kalfalık romanımı bitirmişim. Henüz bitti denmez ya. Çünkü yaralı kırlangıcın yaralarını sarıyorum. Bu yıl okulumda daha mutlu sayılırım. Bu bireysel mutluluğu kendi hesabıma bir hiç gibi görüyorum. Çünkü çocukluk dostum, sırdaşım olan Cem, telefonlarıma cevap vermiyor. Çok basit bir konudan dolayı ihmal etmesi beni üzmedi. Müdürlüğün büyüklük psikozundan kurtulamayan dostuma yüreğim her zaman açık. Onun en ufak bir zarar görmesi ve üzülmesi beni çileden çıkarır. Gel gör ki o bu sevgiden habersiz. Nevşehir ona mutluluk versin. Dost deyince Ticaret Lisesi müdürlerinden Yaşar kardeşimi hatırımdan çıkarmadığımı herkes bilsin. Şen olasın Ürgüp, şen olasın Nevşehir. Sizde dostlarım, canlarım yaşıyor. Sevgili günlüğüm, bilirsin ki ben rakamları sevmiyorum. Rakam parayı çağrıştırıyor, zamanı hatırlatıyor. Bu ikisine de hükmüm geçmiyor. Birinden nefret ediyorum, birine koşuyorum yetişmeye, o beni terk edip gidiyor her akşam. Sanatçılar her gün yeniden doğar. Bizden kimse usanmasın. Kıskananlara da zavallı olarak bakıyorum. Okulumun öğretmenler odasının panosunun yanında özlü sözlerimden asıyordum, “dostlar nasiplensin” diye. O güzel sözler birilerinin bir yerlerine batmış olacak ki yırtmışlar, kaldırmışlar. Allah, kıskançlığı da yaratmış. Ne yapalım sineye çekeceğiz hangi densiz yapmışsa. Beni bağışla her gün seninle olamıyorum. İşlerim çok. Yazacak konum var, söyleyecek sözüm var. Şahsında bütün dost ve düşmanların yeni yılda mutluluktan sarhoş olmalarını diliyorum.

30.12.2009

SEVGİLİ GÜNLÜĞÜM, okuldan ayrılmadan, üzerinde oturduğumuz masaya başımı koyup ağlamak istediğimi yanımdaki arkadaşıma iletince: "Dost var, düşman var, hüzünlerini anlamayan hodkâmlara sezdirme!" dedi. Haklılık payını biliyorum. Gel gör ki içimde kaynayan hüznü başka türlü defedemedim. Yine bir bitmez serencamın peşine düşmüşçesine yollara attım kendimi. Bu defa ne az gittim ne uz gittim. Bir bitesi olmayan farklı bir serencamın başladığı yer mi, yoksa sondan bir önceki yer mi henüz çözemediğim bir yol karşıma çıktı. Bindiğim dolmuştaki yanımda oturan genç bayanın mahzun halinden etkilendim. Anladım ki o da yaralı bir ceylana benziyordu. "Allah'ım, kimse acı yaşamasın. Çekemeyeceğimiz ağır yükü yükleme bize" diye içsel bir dua -hep dudaklarımdan döküldüğü gibi- yine döküldü. Yolculukların bitmesini hiç istemiyorum. Ya şu Amerika işine ne dersin? Dün Amerika’dan aldığım davetiye aklımı kurcaladı. "Dünya yazarlar federasyonunun telif haklarıyla ilgili görüşmeye davetiyesi bu yolculuğun uzamasına sebep olacak bence. "Garip anam yüreğini benim için dağlamasın, onun üzülmesini istemem. Zaten yeteri kadar bana üzüldü, artık mutluluğu onun da ahir ömründe yaşaması gerekiyor. Bir yolda binlerce diken batarken ayaklarıma, anama malum acılarım. Ondan uzak olmak ne denli acılara sebep oluyor Allah biliyor. Küçük yolculuğumun ortasında bir öksüz çocuğu sevindirmenin hazzını bütün hücrelerimde yaşadım. Bir okuyucumun daha olmasından dolayı sevinçten uçarken bir kabdan bir kaba sığmıyorum. Hep umut ekiyorum gönül tarlalarına, bir gün bu umutlarım meyveye duracak. Eş dost nasiplensin diyorum. Bir acayip hal içinde yüzüyorum sevgili günlüğüm. Başkası beni anlamıyor, ya da anlamak istemiyor. Aklı ekmekte, suda olan ne bilsin yüreğimde kaynayan volkanın ne dediğini! Ah sevgili günlüğüm, ben dosta da düşmana da hep mutluluk muştusu sunmak istiyorum. Herkes istediği kadar mutluluğu ucundan kıyısından yaşasın. Allah'ım o güzel kullarını mahzun eylemesin. Beni de sevdiklerimden ayrı koymasın. Yollar uzayıp gitse de "gönül frekansımız tutuyorsa mesele yok" diyorum. Seninle paylaşmak istediğim önemli bir sır vardı ya gel gör ki birinin üzülmesini istemiyorum. Hadi hoşça kal. Ben hangi yolculuğa çıkacağım henüz kararsızım.

30.12.2009

GİDİYORUM İŞTE GÖR. Sevgili günlüğüm, bilir misin içimdeki volkanın nereden nereye doğru kaynayıp aktığını! Eh, sen yine benim sanal âlemdeki dostum olarak kalmayı sürdür. Hiç olmazsa vefasız Aslı gibi olma. Vefasızlık senin hesabına yazılmasın. Vefasızlığı, vefadan anlamayan hodkâmlar sürdürsün. Onların şanına layık bir tutum olduğu için bırak onlar bu ilgisizliğin sevinciyle gülüp oynasınlar. Bugün bir yaralı yürek olarak düştüm yollara. Az gittim uz gittim. Derken bir aşılmaz dağa yolum düştü. Bilirim ki bu dağın ardında bir kuş var, kanadında gümüş var. O gümüşlerin içinde sevgiliye armağan edilecek dünyada eşi benzeri bulunmayan bir bengü taş var. Bir tebessümüyle bana dünyayı bağışlayacak o can elmasım ne olur bir tebessümü çok görmeseydin! Derken yol uzadı uzadı gitti. Yorgun argın o kuşun yuvasının bulunduğu ağacın dibine bitap düştüm. Söylediği türkülerle beni mest eden kuş, anladı ki yorgunum, vurgunum. "Buraya boşuna gelmişin!" diye beni yanından uzaklaştırmak istedi. "Can elmasıma bir armağan götüreceğim. Kanadındaki gümüş tellerle örülmüş bengü taşından bir adet istiyorum." dedim. Anka kuşu tebessüm ederken zorlandı. "Senin aklına yanarım. Sana bir kuru tebessümü çok gören vefasız için ta buralara gelmek akıl işi mi? Geldiğin gibi geri git. Bir daha da kadir kıymet bilmeyenler için boş yere yollara düşme!" dedi. Nereye gideceğimi bilemedim. Tekrar düştüm yollara, gidiyorum yol beni nereye götürecek, bilemiyorum...

19.12.2009

AH MAH-I MUHARREM AH! Ayların en acılısı, en bahtı kara ayı, hoş geldin. Sen ki: “Bunlar cennet delikanlılarının efendisi. Allah’ım ben bunları çok seviyorum. Sen de sev” diye övgülere mazhar olan yiğit delikanlının katledildiği ay. Sana sevgiyle mi bakayım, yoksa verdiğin elem ile yanayım mı? Yüreğim şerha şerha yaralıyken: “Bu ne gözyaşı, bu ne hüzün!” beni kınama sevgilim. “Bana cennetin en güzel köşkü verildi. Hak ettiğim yerdeyim.” diyen Hüseyin’in sözünü duyar gibiyim. O, biliyorum ki mahşer günü benim elimden tutacak ve bana kefil olacak. Ben de o iki delikanlıyı seviyorum Allah’ım. Onların sevgisi hürmetine, bana merhamet eyle, razı olduğun kulların sayfasına yaz beni. Deniyetin batağında yüzen kendini bilmezlerin şerrinden o yiğitler hatırına beni uzak kıl. Kalemimi Şimirin, Yezit’in kılıçlarından keskin eyle Allah’ım. Bütün aylar senin, yıllar senin. Biz zamana hükmetmeye aciziz. Ne yazmışsan levh-i mahfuz’da ona razıyız. İçimden geçen duyguları biliyorsun Allah’ım. Sevdiklerimi koru, esirge ve bağışla. Muharrem’in hürmetine bana merhamet et ne olur. Her ölüm erken olabilir. Ölümlerin şekli, sebebi ve vuku buluş atmosferi o ölümün kıyamete kadar ya da bir haftalık, aylık hatırlanışlarıyla kalır akıllarda ve gönüllerde. Kerbela kıyametin kopuşu gibi iz yaptı gönüllerde. Kıyamete kadar da sürecek bu acı. Hüseyin’im kan ırmağında yıkanırken, yüreğim Kerbela yangınıyla kavruluyor. O, bir damla su beklerken ben nasıl uyurum, nasıl eğlenirim? Zulüm, yıkılası dünyanın her yerinde revaç bulurken gel de kahkahalarla gül eğlen! Ödenen bedele ortak olmaya hazırım; bana yardım et Allah’ım. Kalemimi son nefese kadar kullanmayı nasip et, beni zalim tayfasından uzak eyle. Hüseyin’in hatırına kulluğundan ırak eyleme beni.

19.12.2009
YALNIZLIK...
Çekilesi dert değil bu kelimenin ifadesi. Nerede, kiminle paylaşılır bu kelimenin karşılığını bilen var mı? Uykuların koynuna sarıldığım bugünün öğle sularında bir denizin üzerindeyim. Masmavi denizde bir gemi beni rıhtıma yanaştırdı. Geminin üzeri masa gibi düz ve temiz. İki yana sallanırken beni ürpertiyor. Tanımadığım bir el beni bu güzel gemiden aşağı atıyor. Bu el bir kadın elini çağrıştırıyor. Gözlerim kapalı geminin etrafında ve derinlerde yüzüyorum, içimde bir korku var. Rıhtıma çıkıyorum, elbiselerim ıslanmamış. Gözlerim denizde. Tanış olmadığım insanlar etrafımda: "Gemi kalkacak" diyorlar. Geminin kamarasına çıkıyorum. Denizin maviliğine doyamıyorum bakmaya. Güvendiği dağlara kar yağan biri nereye gideceğini bilmiyorsa ne yapsın denizde, karada! Hoyratların elinde örselenirken ağızlarda sakız olan 'yapay dost' kelimesinden iğreniyorum artık. Dert ehli kim kaldı bu dünyada sevgili günlüğüm! Bu kelime sakız leblebi gibi ağızlarda öğütüle öğütüle aslını kaybetti. Ufolarla ısınanlar ne bilsin içimdeki şimal soğuklarını! Bir gemiyle yeni bir yolculuğa ne zaman çıkarım henüz belli değil. İnsan avına çıkmış insanlardan nereye kaçacağımı şaşırdım sevgili günlüğüm, beni sen bari anla ne olur...

17.12.2009
Gel gel...
Can elmasımın dünkü göz yaşlarını ellerimle silmek için kendimde güç bulamadım. O güzel gözlerden acı yaşlar yerine sevinç göz yaşlarının dökülmesini çok istiyorum. Müjdeli bir haber almanın sevincini bize çok görme Allah'ım. Çoraklaşan yüreklere merhamet nazarıyla yaklaşmayı nasip eyle. Onun ayaklarının altını öpmeyi bir erdemlilik kabul ediyorum. Beni aşkın potasında eriterek haddeden geçir, kiri pası yıka; yeniden doğmuş gibi temizle Allah'ım. Beni hakikat kazanında kaynatmazsan pişemem, hamlığımı yüzüme vurmasın kimse...

17.12.2009
Ah!...
Can evime bağlı can elmasım kırıldı. Ben de onunla dağıldım etrafa...

10.09.2010
BAYRAM GELMİŞ...
Sevgili günlüğüm, Türkülere büründüğüm bu akşamın hüznü, ta arafe gününden önce başlamıştı. Her gün sevinç yumağına sarılarak gittiğim ve şevkle derslerine girdiğim okulumda bir yanlış anlaşılma sonucunda çok sıkıntılı günler yaşadım. Karşı tarafa yanlış yansıtılan bir sözün anlaşılıp düşünülmeden faturasının tarafıma çıkarılması bayramı zindan etti. Can elmasımın bu olaydan sonra ihmal edilmesi bana öyle acılar yaşattı ki burada onu zikretmek bana çok ağır geldi. Yürekten dökülen gözyaşları nereyi ıslattıysa oradan buhurdan çiçekler yeşertti. Kaçmak istediğim Esenboğa'dan onsun hayatın anlamsız olacağını düşünerek geri döndüm. Ankara başımın üstünde kara kazan gibi ağırlaştı, yangın yerine dönen yüreğimin üzerine oturdu. Şimdi Ankara kalesindeyim, gençliğini arayanların içinde. Oradan her yanı seyretmenin telaşında olanların yanında. Gafil bilmez sohbeti, sazı; sen anla benim yaralı yüreğimin oylum oylum yanan yerini. Bilirsin ki her ağacın gölgesine oturulmaz. Muhannet ağaçlar vardır, bir tanede olsa olanından ikram etmez kurutur, çürütür ve döker toprağa. Ne güneşin hakkını, ne yağmurun bereketini esirger kullardan. Can elmasım, her gün doğan güneşim, ben bulutlu havayı sevmem. Kırlangıçların güneşli havalarda rahat uçtuklarını bilmelisin. Onlar ebabiller gibi haşin uçmazlar, mahsundurlar; başkaları onların dünyasına giremez. Bayram sevinci kırlangıçların da hakkı olmalı. Onlar da çocuklar gibi bayramın heyecanını, bereketini tatmalı. Mutluluk denen o oniki çeşmenin birisinin suyundan bir avuç da olsa içmeliler. Musa olup sürümü kurtlara emanet edeceğim gün gelesiye kadar, bayramın heyecanını ve bayramların bayram olması temennisiyle seni Allah'a emanet ediyorum. Kurban bayramın kutlu olsun.

29.11.2009
KİMİN BAYRAMI!..
Tatillere zemin hazırlayan bu güzel günler, gün olmanın ve mutluluğa yol açmanın telaşıyla sıralanırlar. Hayatı yonttuğumuz gibi günleri de yontarız biteviye. Gelip çatar bayram günleri beklenmeyen misafirler gibi. Çocukluk bayramlarımı bugün okulda dostlarla yad ederken onların da anılarını dinledim. Geri gelmesini çok arzuladığım o günler beyaz güvercinler gibi uçup gittiler bilinmeyen dağların ardına. Gün zevalele ermeden onları tutmayı, sıcaklığında ısınmayı çok isterdim. "Geçti muhabbet demi, ağla gönül yan gönül" demenin henüz sırası olmasa bile, şu gönül denen tılsımlı güç ve hassas nokta: "Yaşanacak daha çok güzel günler göreceksin, bu kadar karamsar olma!" diyor. Bu bir avuntu niteliğinde değil bence. Ben yaradandan mühlet istedim, yedi milyar insanlığın gönül hanesini, mutluluğun ucundan kıyından teneffüs etmesi için iki satırda olsa yazmamın mühleti bu. Her yaşın ortasında iki bayrama şahit oluyorum. Ha bazılarına her gün bayram olduğu gibi, bayramın ne demek olduğunu da idrak noktasında göremeyenler de var. Adları değiştirilen ve tatillerinde -gayrımeşru- bolca eğlenilen bayramlar bayram olmaktan çıktı şükür! Hayatın savrulup giden güzellikleri bayrama hasret, bunun yanında bayrama sırtı dönük acımsı bir tadla buruk yüzlü solmak üzere. Bayramın bayram olması için, elinde olanların kendi evlad-ı iyalini düşündüğü gibi çevresindeki mahsunları da düşünmesi gerekir. Bu düşünce hayata geçirilmiyorsa bunun adına ne bayram diyelim, ne seyran. Bayram, kendi garipliği içinde gelip geçsin habersiz. Filistindeki yetimler, Iraklı öksüzler, Kamboçyalı açlar, Afganlı esir yavrular aklımıza gelmiyorsa; adına 'şeker bayramı, et bayramı' deyin ne derseniz deyin bayram, bayram mı olur! Yanıbaşımızdaki yerli bir çocuğun saçlarını olşayıp, çebine üç beş harçlık koyamıyorsak, kapı komşumuzun kapısını çalıp tebessümle hatırını soramıyorsak bu bayram kimin bayramı olsun? Bugün hüzünlere boğulduğum arefe gününün son dersinde gözyaşlarımı tutamadım, sana karşı bigane kalışım beni kahretti. Hakkını helal et, ey canevinde bağlı can elmasım. Bayram sevinciyle dolsun yüreğin, sevdiklerinle mutluluğu doyasıya yaşayasın. Bayramın bayram olsun.

24.11.2009
Hangi öğretmen!..
Bugün hüzünlü dünyamdan etrafa bakınca, belki en zor günlerden birini daha yaşadım sayılır. Takvimler "öğretmenler günü" diye bir not düşmüş. Her mesleğin bir günü, her nesneye bir anma günü uydurulur da öğretmenlere uydurulmaz mı! İçimden geçeni burada paylaşmasam çıldırırım inan sevgili günlüğüm. "Marabanın, kölenin günü mü olur!" diye haykırdım okulun koridorlarında. Belki en büyük -bence kutsal- mesleklerden biri olan öğretmenliğin içinde bulunanlar bu garipliği iyi bilirler. Çekilen sıkıntılarımız dışarıdan net olarak bilinmiyor. Eğitim üzerine düşünürler çeşnili sözler demişler. O sözlere olumsuz tavır takınıp itirazım olmayacak. Şimdi neyi hatırladım biliyor musun? İlkokula başladığımız gün elimize verilen alfabede çok abes bir fotoğrafla karşılaşmıştık. O fotoğrafa bir diyeceğim yok, yok da onun altındaki iğrenç cümleye ne dersin ey sevgili günlüğüm!.. "Uyu uyu yat uyu; yat yat uyu." Bu bahtı kara milleti yıllardır gaflet uykusuna yatıranlar bir türlü uyandırmamış. Millet uyanırsa tekerlerinin önüne taş korlar, işleri aksar ve -amiyane tabirle- malı götüremezlerdi. Anadolunun yanık bağırlı insanı uyanmaya başlayınca korku dağları sardı ve paçaları tutuştu bence. Her neyse dönelim şu mesleğin içine de yine derdi derunumuzu sızlatalım. Yılları bir solukta bitirdiğimiz öğretmenliğimin acılı ve hüzünlü, zorlukla dolu yılları çok gerilerde kaldı. Oysa o günlerden günümüze süzülüp gelen dostluklar bitmedi. Sevgili öğrencilerimden beni yalnız bırakmayanların sayısı azımsanacak gibi değil. Bunların çoğu da gurbetellerde vatan hasretiyle perişan vaziyetteler. Onlar adına yüreğim her gün yeniden yaralanmakta bilesin. Ceylanı kayıp çöllerde dolaşanlara döndüm inan. Bizi uyutanlar gurbetin kapılarını o canlara açtılar ve bir bitmez hasreti başlattılar. Ayrılıklara kim dayanabilir, hangi babayiğit gurbete gülerek gider! Burada eğitimin meselelerini tartışmak güzel olurdu da ne zamanım var, ne de bu sayfa yeter. Yasak savma babından okullarda usulen öğretmenler günü kutlandı. Bir dersimiz daha kaynadı. Sevdiremediğimiz dersleri ne öğrencilerimiz dinliyor, ne de öğretmenlerimiz hallerinden memnun. Yıkanıp yağlanan bu çileli mesleğin sahipleri, boynu bükük yine derslere girecek ve rütin işler sürecek. Beyler sarayında, köşkünde aşk içinde aşk yaşamaya devam etsinler. Ben, mahsun bakışlı ceylanın açtığı yara içinde elimde yeni yazmaya başladığım kitabımla başbaşa kalayım, sen mahsun olma ciğerparem. Bugünlük de böyle olsun. Hoşca kalasın, hoş olasın.

24.11.2009
AYRILIK YAMAN KELİME
Diş tedavimin nasıl olduğunu soran ve çektiğim acının derinliğini hisseden güzel insanların yanımda olması beni mutlu kıldı. Dişçinin koltuğunda gözlerim beyaz badanalı tavanı karelere bölerken yanımda birilerinin olduğunu hissetmek veya onların ellerimden tutarak acımı dindirmesi kime nasip olur bilinmez. Bu yıkılası dünyanın bizi çelbeden tarafına kayıp gitmişiz de etrafımızdaki güzelliklerden bihaber olmuşuz. Bugün yazılılarla zamanımı tamamlamış oldum. Öğrencilerimin başarılı olması beni ziyadesiyle mutlu ediyor. Eski öğrencilerimizin duyarlılığını ve sorumluluğunu aradığımız şu yıllarda öğretmenlik mesleği bayağı zorlaştı. Bunu hem maddî, hem de manevi pencereden bakarak değerlendirmek mümkün. Yurt dışında öğrenim gören ve maişet kaygısıyla ülkesinden ve sevdiklerinden ayrı olan dost yürekli öğrencilerimin gözlerinden hasretle öpüyorum. Bir telaş, pürtelaş hızlılığıyla ayrıldığım dostların içinde can evime bağlı can elmasım sen acılara ve ayrılıklara tahammül etmeyi öğren. Seni mahsun ve mahçup görmek hoş olmuyor. Etrafın alıcı kuşlarla dolu, yüzüne gülenlerin içinden geçenleri sen tahmin edemiyorsun ya ben biliyorum ki anasını bile satacak tiyniyette ve zihniyettekiler kuzu postuna bürünmüş, iyi niyetinden faydalanmak istiyorlar. Gönül gözün açık olduğu gibi, cismani gözün de açık olsun ve kim dost, kim hayin anlayasın. Sen hep naz makamına yol alasın, emin ol ki aldığım nefes, yediğim ekmek, içtiğim su kadar aziz, karanlık dünyamı aydınlatacak güneşim olacakları, yanımda görmek isterim. Candan aziz bildiğimi benden kim koparırsa ruz-i mahşerde davacıyım. "Neden işi öbür tarafa bırakıyorsun?" diyenler olursa: "Bu dünyada adaletsiz bir hayat yaşıyoruz. Hukukun ve insanlığın onurlu şekilde yaşanılır kılınması için, -ilahi nizamın tesis edildiği bir zemin kuruluncaya kadar- beşeri adaletin kurulacağına kalbim mutmain değil. Hal böyleyken sen de ben de hayatımızdan emin değiliz. Bu minval üzere işi Allah'a bırakıp tevekkül etmeliyiz. "Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler" diyen güzel insanın duasına biz de dahil olalım. Seni ve bütün dostlarımı saygıyla selamlıyorum.

10.11.2009
BUGÜN NE HÜZÜNLÜ GÜN
Sevgili günlüğüm "Nöbetlerdeyim ve nöbet şekeri" tabirlerini kullananlar ne maksatla kullanmışlarsa söz onların olsun. Ya benim nöbete ne dersin! Bunca hizmetten sonra silahsız, pusatsız nöbet nasıl olursa öyle elimizde kalemimizle katlar arasında in çık babam, in çık. Benim sazım oldu kalemler. Onlar içimin yangınını dostlara duyuran çok muhterem şahsiyetlerden. Yeni bir kitap yazmanın melankoli sayrısıyla kendimden geçmek üzereyim. Yerde miyim, gökte miyim pek bilinesi yer değil orası. Kendi insanım gereken yerde niçin olmasın, niçin mutluluklar ona çok görülsün! Asıl konum bugünün hüznünü duyarlı gençlikle paylaşmaktı. "Hangi gençlik senin gençliğin!" diyenler çıkabilir. "Atasının ölümüne gülerek kayıtsız kalan gençlik benim gençliğim olur mu?" diye müştekiyim elbette. Onun manevi huzurunda bulunurken yanımdaki dostumla aynı duyguları yaşadık ve proğram boyunca bu bahtı kara millete oynanan oyunların panoramasını çizdik. "Allah, bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın!" duasını vücudumun en ücra köşesinde hissettim. Akşamın hüznü çökmeden senden ayrılmanın hüznü daha ağır geldi bilesin canların canı. Tekrar buluşmak üzere, kötülerden, nadanlardan uzak kalmamız dileğiyle yüreğimin en hassas yerinden sana selamlar gönderiyorum.

01.11.2009
ISLAT BENİ ANKARA
Sevgili Günlüğüm Ankara'nın sonbaharını doyasıya yaşamak istemişimdir yıllardır. Çilelere şahitlik etmiş bu şehrin tek güzel tarafını biliyorum ki o da sonbaharı. Dostlarla güzel bir mahvilde öksüz ve yetim öğrencilerin sorunlarıyla ilgilenmek üzere yine yollara düştüm. Kızılay'ın ıslak sokakları beni yutarcasına sardı. İnsan avlanan sokaklardan kaçmak için zorla kendimi attığım o mümtaz insanların yanında biraz rahatladım. Dünya edebiyatında adı "Nobelle" anılan bir büyük organizenin Türk edebiyatında da verilmesi için fikir ürettik. Bu düşünce ileriki tarihlerde hayat bulursa edebiyatımız için büyük bir şahlanma olacak. Dileğimizin yaşaması için fikir halinde olan bu düşüncenin yerini bulmasında üzerime düşen hizmeti sonuna kadar destekleyip götüreceğim. Akşam sularında kitap dağıtım ve pazarlama şirketine uğradık yanımda o güzel insanlarla. Balsız kovan olmak istemiyorum sevgili günlüğüm. "Benim halimden damdan düşenler anlar" demişti bir arkadaşım. "Benim halimden de dert ehli anlar" diye düşünerek Kızılay'ın ıslak sokaklarında kaybolmak istedim. Bir dost kapısı önümde açılmadığına göre, nice kayıp adreslere doğru sürüklendim. Bu yağmur, bu halden anlayan yağmur, gönül beşiğimi sallamaya nazlanana ninni söylemek istiyor. Saatlerdir değil, günlerdir yağsa yağmur, serinletse içimin gamını. Yağmur rahmet, yağmur huzur getiriyorsa herkesin üzerine yağsın ıslatmadan, hasta etmeden. Çocukların umutlarını yeşertmek için yağsın, onların mutlu olması için nereye ne zaman yağacaksa yağsın. "Ayrılık derdinin dermanı güzelse, Allah'ım sen bizi açlık, susuzluk ve hastalıklarla sınama, deneme" dileğiyle Mecnun'un duasına eş dualarla bu günlük böyle olsun diye ayrılıyorum bu satırlardan.

29.10.2009
BU NASIL CUMHURİYET!
Sevgili Günlüğüm Üç gün önce bağlı bulunduğumuz okulların idaresi tarafından evlere telefonla servisler yapıldı. "29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için bütün öğretmenler saat 09-00 da Yenimahalle bayram kutlama stadında hazır bulunacaklardır. Törene katılan öğretmenlerin imzaları alınacaktır" talimatıyla işi zorunlu hale soktular. Bu talimata bir diyeceğim yok. Bayram benim bayramımsa seve seve katılırım. Bana verilen talimat böyleydi. Güzel cumhuriyeti kutlamak ve geçmişi yâd etmek üzere erken saatlerde düştüm yollara. Az gittim, uz gittim, derken otomobillerin arasından, binaların darasından kurtulayım derken kendimi Yenimahalle kutlama sahasında buldum. Mazisi yeni olan kapalı bölüme çıkmak ne mümkün, benden önce yollara düşen meslektaşlarım bize oturacak yer bırakmamışlar. Tanış olduğum arkadaşlarla ayaküstü hasret giderirken kendi okulumdan meslektaşlarımla bir saat ayakta protokolde yer alacak beyefendileri bekledik. Bayramın 09-00 da başlayacağını belirten idareciler bizi ayazın içimizi soğuttuğu ve rüzgârın yüzümüzü yaktığı yerde bekletirken "Sarı saçlım, mavi gözlüm" deyişini bıktırıncaya kadar dinlettiler. Eh hepsi de o olmaz ya, hani biz on yılda demir ağlarla örmüştük memleketin dört bir yanını. Alnımız açık çıkmıştık Garbın karşısına da yedi düvelle savaşmıştık. Kahpe Yunan'ı 9 Eylül'de İzmir denizinde sulara gark etmiştik. Böylece her şeyi halletmiştik. Bize saat 09’da bayramın başlayacağını söyleyenler o bayramı ayakta bir saat bekleterek kutlamayı başlatan zihniyet yüz bin kere de 9 Eylül yaşatsalar çekilen zahmet elde edilen rahmeti karşılamıyor. Beyler, işinizin başına verdiğiniz saatte gelseniz de içimizde rahatsız olan arkadaşlarımızı ayakta ağaç etmeseniz olmaz mı! Sarı saçlı mavi gözlünün arkasından methiyeler düzenler her kimse samimi olduğunuza inanmıyorum. "Atam, sen kalk da ben yatam" diyerek büyüyen dünün çocukları ve gençleri bugün nerede, ne yapıyorlar? Bilesiniz ki sömürdüğünüz Atatürk'e borcunuz çok büyük. 29 Ekim 1923 yılında ilan edilen Cumhuriyet idaresi, halktan kopuk, halkın iradesini yansıtmıyorsa bunun adına Cumhuriyet demeyelim, buna başka bir ad koyalım. Cumhuriyet idaresinin karanlık dönemlerinde bu asil millete yapılan zulümler onların devletine yabancılaşmasına sebep oldu. Canı pahasına koruduğu Cumhuriyet idaresine küstü, küskünleşti. Halkın ensesinde boza pişiren idarecilerin yürekleri sızlamadı yıllardır. "Memleketin efendisi köylülerdir" sözü rafa kaldırılınca köylü zulüm gören, horlanan adi bir yaratık olarak algılandı ve belini doğrultamaz hale getirildi. Çıkar çevreleri kaymağını yedikleri sütün dibinde kalan sulu sütü bile bu efendilerden(!) esirgediler. Ülkesini sevenleri tabir caizse adam yerine koymayanlar Cumhuriyetleriyle ne kadar övünseler yeridir. Milli hâsıladan paylarına düşenleri afiyet üzere yesinler, her 29 Ekim'i mutluluk içinde kutlasınlar. "Yiyin efendiler yiyin" diye efendilere ikram izzet davetinde bulunan Fikret, uyanıp da görse halimizi, kendi zamanıyla günümüzü karşılaştırsa. “Sarı saçlı, mavi gözlü” Anıtkabir sırtlarından kalksa: “Hani muasır medeniyetler seviyesine çıkacaktık. Ben, Türkiye’yi size böyle mi bıraktım? Siz ne halt ettiniz?” derse ne söyleriz? “Yatıp uyuyasınız, uyanınca da el kapılarında dilenesiniz” diye mi ülkemi size emanet ettim?” derse yüzüne nasıl bakarız! Beyler, Allah aşkına hangi cumhuriyeti kutluyoruz? Yasak savma babından eve dönünce telefonda Ahmet Yozgat kardeşim beni Kızılay’da beklediğini söyledi. Bir yayınevi ve dağıtım şirketinin daveti üzerine kitap, dergi, yazarlık üzerine muhabbetin koyulaştığı bir mekânı şereflendirdik. Yedi güzel insandan sonra sekizinci güzel insanın yanında bulunmaktan son derece mutlu olarak ayrıldım. “Bir başka dostu da ziyaret edeyim” diye çalıştığı büroya uğradım. Bayram kutlamalarından dolayı evinde olduğu söylendi. Sakarya’nın adına yakışmayan mezbeleli sokağından iğrenerek yeraltı treni istasyonunda buldum kendimi. Çalışma odamın yalnızlığına gömülürken Cumhuriyetin insanımıza mutluluk ve huzur getirmesi dileğiyle kaldığım yerden Akköprü’nün kesme taşlarına doğru yolculuğa çıktım. Cumhuriyet balolarının irfanı hür müdavimleri, sadece Ramazanlarda bir poşet avuntuyla aldatılan vicdanı hür, karnı aç zavallıları düşünmeleri dileğiyle nice güzel bayramlara kavuşmamız umuyorum. Bugünlük bu kadar olsun. Yarına Allah kerim…

27.10.2009
YİNE ALDATILDIM
Sevgili günlüğüm, 'Dokuz doğurarak' tabirine uygun düşen dokuzuncu romanımın bunca zahmetten sonra bitişindeki mutluluğu kimseyle paylaşmadan bilgisayar çıktısınını kucaklayıp sayfa sayılarını çoğaltmak için kırtasiyeleri dolaşmaya başladım. Her zamanki kırtasiyeye uğradım. Kapısına yazılan "Fotokopi bozuk" yazısı başka yerlere yönlenmeme sebep oldu. İnternet salonundaki genç, bana yardımcı olmanın zevkini beni aldatmakla yaşadı. Spiral çilt yapılan yerleri aramaya başlayınca, cildin kalınlığına göre fiyatların artacağını bana öğütlemeye kalkan delikanlının tavsiyelerini geri çevirmek istemedim. Ara tara derken çok önceleri alış veriş yaptığım kırtasiyeye uğradım. Hamsi muhabbetlerinin sürdürüldüğü iş yerinde işimi gördüler. Aynı işi yarı fiyatına yapacaklarını söyleyenlerin malzemesizliği öne sürmelerini hoş karşılayıp oradan ayrılmıştım. Kitabı okumak isteyenlere ulaştırmak için acelemin olduğunu söylemiştim. Hamsi üzerine kimseye söz hakkı bırakmayan genç üç sipiral cilt için fahiş fiyatla benden ücret aldı ve muhabbete devam ederken oradan da ayrıldım. Ücret hususundaki şüphelerimin yanlış olmasını düşünerek bir başka kırtasiyeden yaptırdığım işin fiyatlarını sordum. Hem fotokopi yaptırdığım yerde hem de cilt yapılan yerde farklı fiyatlarla aldatıldığım yüzüme söylendi. Yine de "aldatan ben olmayım" tesellisiyle eve geldim. Dost yürekli, Yozgat toprağının yiğit delikanlısı Ahmet Yozgat'ı aradım. Sıkıntım azalacağı yerde bitmedi. Yazarlığın zorluklarının yanında emeğimizin sömürülmesini bilmek ve yine de yazılan eserlerin yayımlanması için bir yayınevine yaklaşmak ve sömürülmek gerekiyordu. Her yazar bir yayınevi kurup kendi eserlerini yayımlayamıyor ki! Emeğin sömürüldüğü ülkemde, hiç birinden emin olamadığım yayın dünyasının dalaverelerine bulaşmamak dileğiyle sözlerimizi bitirmiştik Yozgat'la. Yeni bir kitap yazmayı düşünmediğim sonbahar serinliğinde neyi nasıl düşüneceğimi akıl edemiyorum. Bir kitap kolay yazılmıyor. Okuyucular, çektiğimiz acıların neler olduğunu merek etmiyorlar. Buna gerek de görmüyorlar. Sancılı yürekler onların mutluluğu için üretmeyi sürdürecek merak etmesinler. Daha çok eve misafir olmak, çok okunmak dileğiyle dalıp gittiğim bilgisayarın başında üzüntüden tansiyonum bayağı düştü. Başımı masadan kaldıramıyorum. Tekrar buluşmak dileğiyle güzel dünyaların kurulması bize hız verecek, hoşça kalasın, hoş olasın.

16.10.2009
Mutlu Değilim
Her gün bu sütüna yazmak isterim de ne fırsat oluyor, ne zaman yetiyor. Bugün sevinçle derslere başladım. İstanbul'dan bir dostu beklemenin heyecanı üzerimde dururken öğleyi etmişim. Günün önemi bir başka heyecanı benimle camiye kadar sürükledi. Dosttan ayrılmanın hüznüyle niyazda bulundum. Şu internet güncelleşmesi bir türlü hitame ermemişti. Gidip görüştüğüm yerdeki amir arkadaşım beni güler yüzle karşıladılar. Mesleğimi soran memura: "Çobanlık!" deyince gülümsedi ve yüzüme baktı. "İlk defa gravatlı bir çoban görüyorum!" dercesine tebessüm etti. Doğru değil mi! "Herkes sürüsünden mesul" denmedi mi? Türk telekomdan çıkınca eskimeyen bir dostu daha ziyarete gittim. Onların çalışmalarındaki yazım yanlışlarını düzeltince daha da rahatladım. İçime doğan bir sıkıntıdan dolayı orada da fazla kalmadan eve döndüm. Babamlarla telefon görüşmesinden sonra apartmanın giriş kapısı çalındı. Akşam saatlerinde beni arayan ve gelecek bir misafirin olacağını tahmin etmiyordum. Meğafona: "Kimi arıyorsunuz?" diye sorunca: "Elektirik elektirik!" diyen çarpık ifadeli ses içeri yansıdı. Beş dakika önce posta kutusundan elektrik faturasını almıştım. "Elektriğim yanıyor" deyince aynı şüpheli titreyen ses: "Elektiriyi açacaaaz" diye tekrar ısrar etti. "Bekliyorum, gelip açın!" dedim ve kapıyı açıp beklemeye başladım. Şu saate kadar yukarı çıkan olmadı. Evden cevap almasalardı kapıyı kırıp içeri gireceklerdi. İki ay önce yine kapının kilidi zorla açılmış, kapının iç mandalı kapalı olduğundan içeri girilememişti. Mahallelerin hırsızlar tarafından parsellendiği söyleniyor. Hırsızlığın ve haksız kazancın haram olduğunu kime anlatacaksın? Aç insan ne yapmaz günümüzde! Hırsızlığı yapanın karnını doyursak ve kendini güvence altında hissetse sanıyorum kimsenin canı yanmaz. Bu iyi bir düşünce de ülkeyi yönetenler ne düşünüyor bilemiyorum. Okuluma gidip gelirken serseri mayın gibi sokaklarda dolaşan bir magandanın zulmüne maruz kalmayacağımı kim garanti edebilir? Canımdan aziz bildiğim yakınlarımın da can güvenliği yok. Çadır kültürüyle yaşanılan bir ülkede, bedevi zihniyetli insanların yanında yaşamak benim için zulümlerin en büyüklerinden birisi. Türkiye'de yaşamak zor ve çileli. Her şeyden emin olacağım bir ülke ve toprak bana vadedilirse buralardan gitmek istiyorum.

02.10.2009
Geçmişi yad etme
İnsanın unutamadığı, sürekli hatırlamak stediği anlar, olaylar oduğu gibi simalar da vardır. Hatıralar eskirken zihnimizde kalan güzellikleri tekrar yaşamak ne hoş oluyor. Öğretmenler odasında çayımı yudumlarken kapıdan bir tanıdık yüz bana tebessüm ederek baktı. Sınıfta arka sıralara oturup çoğu kez iç dünyasıyla cebelleşen güzel öğrencilerimden Celal Yıldız, beni tekrar eski günlere doğru götürdü. Kendi öğrenciliğimi onu görünce hatırlıyorum. Kimselere anlatamadığım kapalı dünyaların ardındaki sessizliğimi onunla özdeş görürdüm. Tebessüm ederken bile bir yalnızlığın etrafında kol gezdiği sevgili Celal beni rahatlattı, mutlu kıldı. Üniversite hayatında ona sonsuz başarılar diliyorum. Hayata atıldıktan sonra mutluluğun zirvesinde yüzmesi en büyük dileğim. Arkadaşlarının hemen hepsine yakını yüksek okullarda okumasını duymak beni ziyadesiyle mutlu kıldı. Kısa zamana sığan buluşmalar yetmiyor Celal'im. Şu günümüzün kokuşmuş hayatı, sığlaşmış anlayışlar, çıkarlara dayanan dostlukları senden uzak olsun. Sizleri aradığımız geçmiş yılların güzelliklerini zihnimizde de yaşamak olsa bile dostlukların unutulmaması dileğiyle yolun açık, bahtın ak olsun güzel öğrencim. 02.10.2009

28.09.2009
Dostlara Merhaba
Dost deyince insanın yüreğini ortaya koyası geldiği yetkin yürekler akla gelmez mi, elbette doğru. Halk arasında 'iyi gün dostu', 'dost kara günde belli olur', 'söyleme dostuna, gider söyler dostuna', 'anan düşmanını doğurur, sen dostunu bul!' gibi dostluklarla ilgili olumlu ya da olumsuza yakın söz ve cümleler duyarız. Konu başlığının dostlardan açılması böyle çağrışımları akla getirdi. 'Bir dost bulamadım gün akşam oldu' diye sızlanırken de vefasızlığı dile getiren şairimiz haksız da değil. Benim kastettiğim dost ve dostluk kavramı bunlarla örtüşür veya teğet geçer ucundan kıyısından. Onsuz olamadığımız ekmek ve su gibi aziz olan dostlardan geçiçi de olsa ayrı kalmıştım. Mecburiyet karşısında uzakları yakın etmek adına ebedi dostlarla hemhal olduktan sonra tekrar eski topraklara avdet ettim. Gurbetin çok uzaklarından muştulu bir haberle dünyamı şenelten ciğerparemim gönlümü neşeye boğması bütün dünya gamını silip süpürmesiyle yeniden doğuşuma sebep oldu. Bundan mütevellit daha çok yaşamak -adına- yeniden dirildim Anadolu bozkırında. Bulunduğum yerde -kırlangıcımla- haşir neşir olduktan sonra ekmeğime katık yaptığım umutlarım daha bir güzellik kazandı. Velhasılı can dostlar, şimdi beni yüreğinizin en ücra köşesine misafir ederseniz sizinle güzellikleri paylaşmak isterim. Tekrar merhaba aziz dostlar, merhaba. 28.09.2009

01.11.2009
HÜZÜN MEVSİMİ
Mevsimlerin ve yılların gelip gittiğini takvim yapraklarından tesbit ettiğimiz gibi etrafımızdaki değişikliklerle ve kuşların seyrü seferiyle de farkına varırız. Niçin kuşlar! Onlar en güzel varlıklardan olsa gerek, bu farkın farkındalığında. Ankara'dan ayrılırken çantamdaki kırlangıçla uzun yola çıkmıştım. Her yıl biraz daha eski güzelliklerini aradığım köyüme sevinçle gelmenin hazzını yaşadım. Köyümün üzerinde, bahçelerinde, bizzat bulunduğum muhitin üzerinde yalnızlığıma eşlik eden kırlangıçları bu yıl geçen yıllardan fazla gördüm. Onlar benim iç dünyamdaki garipliklerin harman olduğu yerde, paylaşılması gereken manevi zevkin üzerine çeşni oldular. Bu yıl fazla gelmeleri kederi neşeye çevireceğe benziyordu. Nitekim öyle de oldu; ufak tefek sıkıntıların yanında. Bundan mütevvellit her yıl köyümü şereflendiren ebabillerden bu yıl bir çift gelmişti. Ne hikmetse bir hafta kalıp tekrar gitmeleri Temmuz ve Ağustos garipliğine yığınla yalnızlık bıraktılar. Onların daha önceki yıllarda sürüler halinde gelip semanın maviliklerinde süzülmeleri bendeki sıkıntıları mutluluğa çeviriyordu. Nesli tükenen kuşların yerine yenisi veya bir başka türün göğü, ağaçları ve toprağı şeneltmesini bekliyorum. Benimki bir temenniden öte olmalı. Duyan yürek, gören göz yanlışlıklara tahammül edemiyor da ondan. Düşlediğim güzel dünyanın kurulması için, edebî zevkin ve olgunluğun yaşanması babından: "Geceler ve gündüzler heba olmasın" düşüncesiyle kalem ve kelamı harmanladım. "Ya yol boyu ne yaptınız!" diye soranınız olmayacak mı? Biraz tebessümünüze sebep olacak ya diyebilirim ki uzun yol boyu en verimli zamanlarımdan sayılır. Yol boyu düşüncelerim kağıdı güzelleştirmeye başlayınca yolculukların bitmesini hiç istemiyorum. Üstelik, otobüste kahvemi-çayımı servis edenler de olunca gelde yazma. Ayrılıklar, kendimi bildim bileli neşeyle başlamadı. Hep bam telimi titreten bir mızrap dokunur yüreğime. Kimsenin görmesini istemediğim gözyaşlarımı içime akıtırım. "Ölüm Allah'ın emri, ayrılık olmasaydı" diyen gerçeklerin üzerine mim koymuş. Şimdilik ölüm konusunu işlemek istemiyorum. "O ilahi gerçeğin henüz zamanı değil" diye düşünüyorum. Tabi bu benim şahsi düşüncem. Emri Hak nerede, ne zaman, kimin yanında gerçekleşir bunu kimse tayin edemediği gibi ben de tahmin edemiyorum. Yolculuğun başladığı yeden sonra birinin, menzilde bekleyen yetkin yürekli, can yoldaşı ve sırdaşı olmazsa o yol çekilir mi? Kamil manada -ola ki ufak tefek olumsuzlukların dışında- bir hayat yaşanıyorsa insan kanatlanıp kuş olmalı, böylece uçmak istemez mi menziline! Günümüz dünyasında elimi nereye atsam her geçen gün bozulup yozlaştığımız, kötü örneklerin önümüze serildiği topraklar diken olmaya başladı. İnsanlardan müşteki olduğum günümüzde. "Gelin eski güzellikleri kuşanalım" diye sohbetlerdeki sözlerim, aklı kendine yar olmayanların kulaklarına dokunup geçiyor. Çocukların, kuşların ve diğer hayvanların -tabiri caizse- şimdi mumla arandığı küçük yerleşim yerleri nostaljik bir özlem olarak geride kalıyor. Kırlangıçların henüz misafirlikleri bitmedi. Onlar bahçeleri-bağları, ölüleri-sağları selamlamayı sürdürüyorlar. Ya öbür kırlangıç, Ağustos'un son gününde -bir türlü ısınıp sevemediği ve hoşnut olamadığı- Ankara yollarına revan oluyor çantasındaki kırlangıcıyla. Hüzün mevsimi en ağır acılardan biri olarak yüreğimden uzaklaşmadan yollara düşüyorum. Ankara toprağında dostların özlemi bu olumsuzlukları bir nebze olsun hafifletiyor. Yollar beni bir meçhule götürmeden dünyevi gerçekliği yaşamak adına "ver elini Ankara" diyorum. 31. 08. 2009

06.07.2009
HADİ GÖRÜŞÜRÜZ!..
Bizim delikanlılar, Kırkpınar meydanında birbirine elense çeken pehlivanlara özentiden olsa gerek: "Askerin üzerinden elini çek!" "Sivil yargıdan elini çek çek!" "Askerden vesayetini kaldır!" "Sivil yargıyı kirli siyasetine alet etme, yanlış yapıyorsun!" "Bir geceyarısı operasyonuyla herşeyi olup bittiye getirdiniz, yangından mal mı kaçırıyorsunuz? Olmaz öyle şey olmaz olmaz!" "Sen neredeydin, uyuyor muydun?" atışmaları âşıkların meydanda sazları eşliğinde karşılıklı birbirini kırıp geçirdikleri gibi sürerken, vatandaşlık bilinciyle bütünleşen Amerikalılar içinde kendi ırkının haykırışını Dünya'ya müzikle yayan bir garip canlı, beyazlara benzeme çabasıyla gerilmeyen yeri kalmamış, kendi olması açısından farklılık sergileyen Mıchael Jackson aramızdan ayrıldı. Bu belki zamansız ölümün ardından muhabbet intiharlarının olduğu söyleniyor. Bu zayıf kişiliğin görüntüsü canı can uğruna feda etme, heder olma değil mi! Popiler Amerikan kültüründe ruhî iklimi yalpa yaparken ikon olabilmiş, bizim gençliğin de hayranı Mıchael'ın dostlarını bırakıp gitti. "İnsanlar, kendi putunu kendi yapar; kendi tapar" sözü günlük hayatta da görüntüsüyle bu olayları doğruluyor. Sevginin(!) bu denli ileri gittiğini ve kendini feda edebilecek derecede yaşandığı gönümüzde görüyoruz. Çağlar öncesine gitmeye gerek yok, Leyle gelin oldu, Mecnun mezarda yatarken bizim Machael da altın tabutlarla toprağa veriliyor. O, tanrısıyla hesap-kitap görürken fakru zaruret içinde bulunduğum şu günlerde, bir türlü sevip muhabbetle bağlanamadığım Ankara'ya. "Hadi Görüşürüz!" diye ayrılanların yapmacık samimiyetiyle yine sevemediğim doyarak yaşayamadığım çocukluğumun geçtiği kurak topraklara doğru yola çıkıyorum. Hangı yalnızlığı dost tebessümüyle paylaşmak istediysem, beni kendi düş dünyamda "Adam Gibi" yaşamama mani olan insancıklardan kaçış bir bakıma. Mavi suları, kırmızı gemileri olmayan köyde bana ihtiyacı olan baba ve anamın yanında bir süre kalıp kafamın içindeki yorgun teferruatları o topraklara çırparak dönmek istiyorum. Fikir düzleminde söz dağarcığıma büyük katkıları olan, sezgi gücü kuvvetli güzel insan anamın pişirip sofraya koyduğu yemekleri özledim. Maharetli elleriyle sınırlı da olsa köy sofrasının leziz yemekleri helalinden olduğuna göre gönlüm de emin, midem de rahattır. Köyde kaldığım yer, ruhen ve bedenen dinlendiğim ve haz alacağım günlere göre biçimlendirilmiş. Yanımda kafesindeki "Akdeniz Kırlangıcıyla" yola çıkacağım. Köyümün kırlangıçlarıyla kafesteki kırlangıçı muhabbet mahfilinde bir araya getirmeyi düşünüyorum. Köyün eski kırlangıçlarının bir kısmı dünyasını değiştirdi, bir kısmı da ebabil olup uçup gitti yanımızdan, yöremizden. Çelik çomak oynadığım topraklara çıplak ayaklarımla şeref vermeyi, ayrıca şerefyab olmayı, yalnızlığımla paylaşacağım. Bunun yanında biliyorum ki kafası büyük, aklı küçük, kendinden başkasını düşünmeyen ve ebabil olamayan insanları da göreceğim. Hepsinin birer âlim ve politikacı olduğu bu aklıevvellerin vehimleriyle mücadele edeceğim. Burada boş durmak olmuyor. Erkence ışıkları sönen evlerde ölüm sessizliği sürerken ben yine uyuyamıyorum. Okumak, yazmak ve düşünmek üzerine çıktığım yolun sonu görününceye kadar bu hastalık(!) sürecek.

03.07.2009
Yalnızlık
Her türlü kayıp, insan ruhunda ve bedeninde tahripler meydana getiriyor. Bu kayıp manevi olursa tedavisi ve telafisi emin olun daha güç insan için. Kayıpların içinde pek de umursamadığımız zaman mevhumu geçip giderken, sağlık da buna benzer yaralar açıyor içimizde. "Sen seni bil, Allah bilir halinden" diyor bir âşık türküsünde. Ha türkü dedim de Türk türküsüz olmuyor. Can, canansız olmuyorsa ben de türküsüz olamıyorum. Yar kelimesi can içre cananın bir ifadesiyse bütün değerlerin üstünde o yoksa gerisi bir hiç bence. Yapraklar onun için solsun önemli değil. İkrarında duran, sonsuza kadar sevdiğinin yaşaması için nefes veren dost neredesin! Ben Kerbela çölünde kavrulurken o mutluluk şerbetleri içsin. "Dert bende kare bende, onulmaz yare bende" demiş birisi. Dost için kendini feda etmeye namzet birini gören varsa onun ellerinden değil mübarek ayaklarından öpmeli. "Ah sevgili günlüğüm!" diye müşteki değilim. Bu da geçer güzelim, diyorum. 02.07.2009

18.06.2009
Uzaklar yakın olsun
Bu akşam dostların sofrasında muhabbet faslını açınca, yundum yıkandım. Maddi kirlerden arınmışlar gibi tasavvuf ve inceliğin güzelliğiyle başka dünyaların kapısını araladım. Siyasetin ucundan kıyısından çizik atmak olmaz mı! İnsanların kanına işleyen üstün olma çabası ve gayreti kıyamete kadar sürüp gidecek. "Oluruz etsüz, ekmeksüz de olmazuz güzelsüz" demişler. Bir başka dostla bir hayırlı iş için devlet dairelerini şöyle bir kolaçan edip nezih bir yerde öğle yemeği yemenin, yemekten ziyade yaraların deşildiği o ortamın tam ortasında beşeri yalnızlığın ne menem acılara sebep olduğunu irdelerken geçmişim ve geleceğimin mutluluk adına bana neler sunacağını sorguladım. Yazmakla yeniden doğan bu ruh ve gönül kıvamı son nefese kadar onu yanında görmek ister. Dostun sayesi bir yeniden doğuşa şahitlik etmez mi! Hal böyleyken kendi çıkarları doğrultusunda üstünlük kurma ve -ağır tabirle- hava atma garipliğini sevgiye enteğre edemeyen sevgili ne zaman bir tatlı tebessümü bu garipten esirgemiyeceksin? Seatihl hava alanından duyduğum ses, içimdeki yalnızlıkları hafifletirken sen çok uzaktaymış ve imkânların yokmuş gibi umursamıyorsun... "Muhabbet fasılları hiç bitmese" derken bir dost sesi yüreğime çöl susuzluğunu gidermişcesine muştu olacak. Sen dünya telaşının ortasında çocuksu yüreğinle öyle kal. Keder bana, hüzün bana düşsün, mutluluk, muştu senin hanene yazılsın...17.06.2009

15.06.2009
Sesin Güzeldi
Merakın ve endişenin zirve yaptığı zamanlarda, niyaz makamında durmak üzereyken senin sesini duymak ne güzel bir haberdi bilemezsin. Amsterdam havaalanında hissettim kendimi. Hemen yanındayım emin ol. Sağlık haberlerini almak yetti bütün sıkıntıların dağılmasına. Amerika'ya uçmadan tekrar sesini duymak ümidiyle güzel gözlerinden öpüyorum. Seni Allah'a emanet ediyorum. 15.06.2009

15.06.2009
AYRILIK OLMASAYDI
Bugün önemli günlerden birisi. Üniversite sınavlarında umutlarına kavuşmak ve geleceğimizin kurulmasında söz sahibi olmak isteyen gençlerin en heyecanlı ve kaygılı günlerinden birini yaşadık. Bütün evlerde yaşanan heyecan her yanı kapladı. Yayın organlarında sorulan soruların çözümü ve sınavlarda yapılan kopye olayı beni haddinden fazla endişelendirdi. Haksızlığı, hak edilmeden kazanılan her neyse onu meşru hale getirmek isteyen zihniyetin insanları başkalarının hakkını haksız yere çiğnemeyi böyle normal görürse biz millet olarak da insanolarak da adam olamayız vesselam... Bu sınavlar rutin hale geldi, haklı ya da haksız olarak. Kadre uğrayan benim gibi mağdurlar düzenin haksızlığının karşılığını elbet bir gün soracak. Güzel ülkemde insanlar haksız yere ayrıma tabi tutuluyorsa, yuh olsun böyle sisteme alet olanlara da olduranlara da. Benim acım ve sıkıntım yıllardır böyle sürüp geldi, bilerek veya bilmeyerek; haksızlıkları sineye çekmeye razı olduk. Su götürmez yanlışların üzerine bir kalem çizemiyorum. Her neyse, beni esas derinden üzen ciğer paremin bu gece çok uzaklara yolculuğa çıkıp beni gözü yaşlı bırakması. Ben bunları düşünüp yazarken o Ankara şehirler arası otobüs terminalinden uzaklaşalı yarım saatten fazla oldu. Benden tarif edemediğim bir elmas kütlesi koptu. İnsanlık adına ölçüye vurulamayan bir değerin, geçici de olsan yanınızdan ayrılması kolay olmuyor. İçinize akıttığınız göz yaşlarını birisi görse de anlasa sevginin insanı ne hallere koyduğunu. Gayrı ne geceler gece, ne gündüzler gündüz olur sevgilim. İki gün içinde dört kıtayı dolaşıp geçici ikametinin bulunduğu yere varacaksın. Dileğim o ki sağlıkla gidip gelesin. Allah'ım seni ve bütün mazlumları korusun, esirgesin ve bağışlasın. Yeşilköy yeşillere bürünsün, mutluluğun her tarafta görünsün. Daha fazla yazamıyorum, sen içimden geçen duyguları bil yeter. Allah'a emanet olasın. 14.06.2009

12.06.2009
DOST YÜREKLER
Bir öğretim yılı boyunca çalışmaktan çok yorulan(!) öğrenciler sene sonunda bu yorgunluğu üzerlerinden çırpıp atmak için çeşitli etkinlikler düzenlerler. Eh onlar böyle yaparda öğretmenler boş durur mu? Bizim arkadaşlar da: "Mezun olmak üzere olan öğrencilerin disiplin durumlarını görüşmek üzere" toplantının sonunda bir piknik yeri ayarlamanın telaşına düşmüşlerdi. Birkaç gün önce kararlaştırılan bu rahatlamaya vesile olacak gezintinin katılımcıları listelendi. Otomobili olan arkadaşlara paylaşım yapıldı. Gidilecek yere hareket etmek üzere öğretmen arkadaşlar merdivenlerden inerken söz verenlerin bir kısmı gerçek mazeret bildirerek gelemeyeceklerini söylediler. Bunların dışında cebi çok derinlerde olanlar yan çizmeye başladılar. Sivri dilli Burak Serdengeçti kurulda hızını alamadığı gibi okulun giriş yerinde toplanan arkadaşlarına sitemini belirtti. Yufka yüreklilerle yola gidilmeyeceğini kim bilmiyor ki o bilmesin! Canından canıma can katan çilekeş anam: "El atına binen tez iner oğul. Karnının doymayacağı yere açlığını belirtme. Muhanetin sokumu boğazına düğümlenir de inmez aşağıya" derdi. "Senin acına, sızına ortağım. Başın dara düşünce hemen beni ara" diyen güzel kardeşim Düzgün Baba, sen adın gibi düzgünsün. Bugüne kadar yamuk hareketini görmedim.Yaşantımız ne kadar berbat olsa da çömertliğin, yiğitliğin herkese örnek olsun canım. Bu hengamenin içinde gülüp geçerken beni çok endişelendiren rahatsızlığının geçeceğine inancım emin ol tamdır. Güzel Allah'ım benim dileklerimi kırmaz, geri çevirmez. Biz dostlarla kararlaştırılan yere doğru düştük yollara. Az gittik, uz gittik; dere tepe düz gittik. Derken vara vara vardık ki gerçekten garip olduğu kadar da nezih bir yer. Mihmandarımız, arkadaşlarımız ve bize o tesisleri açan sayın Savcımın hanımı bizi bekler bulduk. Düzgün Baba, bir başka yaralı arkadaşımızın problemine çözüm ararken bizi güleç yüzüyle karşıladı. Sohbet, muhabbet sürerken demlenmiş acılar gündeme geldi. Canımın çekirdeği, bilgisayarıma yazıp yedekleme yapmayı unutuğum 350 sayfalık kitabın kaybından dolayı beni teselli ederken boynuma sarılmış, hıçkırarak ağlamıştı. Ben de kendimi tutamamış ağlamıştım. Bu olayı dostlara anlatırken yine kendimi tutamadım. Gurbetin anaforunda kavrulan canımın yarısı gözlerimin önünde canlanınca gelde ağlama. Dostlar beni teselli babından bulunduğum yerden alıp dışarı çıkardılar. Yağmur altında yeşilliklerin arasına karıştık. Kuşların sesine karışan beyaz tavşanların güzelliğini seyrederken damak tadının lezzet sofrası çardağın içine kuruldu. Kafalardan ziyade mideye hitap eden doygunluk geç zamana kadar sürdü. Kuşların erkenden yuvalarına tünedikleri zamana yakın oturduğumuz yerden kalktık. Güzel kardeşim her sıkıntıya bir çözüm bulduğu gibi otomobiliyle arkadaşları taşıdı. Son gelişinde bizi de metro durağına bırakmayı istedi. Biz, bayan arkadaşların götürülmesini ısrar edince yine gülerek karşılık veren Düzgün Baba, onları otomobile davet etti. Gözü açığın biri (!) bize: "İyi akşamlar, hoşça kalın vb" sözler söylemeden otomobilin ön koltuğuna kuruldu. Hamlığın, basit çıkarın insanı bu kadar küçülteceğini tahmin edememiştim. Anadolu tabiriyle 'altını çizmek' tam yerini buldu. Sevinçle başlanan hazırlık mutlulukla bitseydi 'tadından yenilmez' diye ifade edilirdi. Kişiye olduğundan fazla değer verilirse ya şımarır ya onu taşıyamaz; işi eline yüzüne bulaştırır. Yeni ufuklara yelken açmak, mutluluğa kavuşmak dileğiyle bugünlük bu kadar sıkıntı yeter...11.06.2009

11.06.2009
Ah ah!
Bu sütünlarda, bugün yaşadığım çok önemli bir anımı burada dostlarımla paylaşmak istiyordum. Gel gör ki yazılı bir metin olarak değil de irticalen yazdım ve 'günlüğü kaydet' sütununa basınca bu zalim alet kaydetmedi ve yazdığım önemli cümleler ve sözler kayboldu. Gerçek dostluğun ne demek olduğunu yarın, bir başka gün burada paylaşmak istiyorum.

09.06.2009
NEREDESİN!..
Çekilmesi en zor acılardan biri de yalnızlık değil mi? Bu yalnızlık maddi hiç bir değerle ölçülemez bence. İnsan bu yalnızlığın tam ortasında bulursa kendini, ne tarafa sığınacağını, yalnızlığına nasıl bir çözüm yolu bulacağını şaşırabilir. Hele günümüzde bu acının telafisi oldukça zorlaştı. Kendini sürekli yenileyen, gönlüne kırıntıları biriktirmeyenler bir nebze olsun bu olumsuzlukları hafifletirler. "Kimsesiz hiç kimse yok, her kimsenin var kimsesi. / Kimsesiz kaldım, yetiş ey kimsesizler kimsesi." sözünü irdelemeye gerek var mı? Yalnızlığı, yüreğinin en hassas yerinde yaşayanlar bilir. Benim en çok üzerinde durduğum konulardan biri de yalnızlık olduğundan hep düşünüyorum gurbette de sılada da yalnızlığı yaşayanları. Birisi geçim kaygısıyla gurbetin yolunu tutar, bir başkası ilim tahsil etme, ülkesine hayırlı iş yapma gayesiyle o yollarda ömür tüketir. Ey sevgili, sen de benim gibi bir çıkmaza sürüklenirken doğup büyüdüğün topraklardan çiçeklerin topraktan koparıldığı gibi ayrıldın. Bilirim, sen sadece kendi çıkarların için bu girdaba sürüklenmedin. Müsterih ol ki yalnız değilsin. Kimsesizlerin kimsesi seni de başkalarını koruduğu gibi koruyacaktır. Sen yüreğinde maddî çıkarları çıkar at, göreceksin dünyan gülistana dönecektir. Bugün öğretim yılının sonuna doğru yaklaşmanın hüznünü yaşıyorum. Geçici de olsa arkadaşlarımdan uzak kalacağım beni içime kapanır kıldı. "Sayılı günler tez geçer" demişler. Sılamdaki yakınlarımı ziyaret etmeme vesile olacak tatile hazırlanıyorum. Seni de içimde götüreceğim. Hoşca kalın diyemiyorum henüz. Sizleri Allah'a emanet ediyorum. 09.06.2009

08.06.2009
Tarifi çok zor
Günlüklere, "Sevgili Günlüğüm" diye başlayamıyorum. Bak, dinle candan aziz dostum. Durmaz akan pınarlar ne zaman soğursa, gözesi kuruduktan sonra; o zaman bil ki bu can uçup gitti dağların ardına. Mutluluğun tarifini sormuştu birisi. O ne zor bir tarif, ne güç bir yaklaşım! İnsanın içerisinde bir sancı kol gezerse, maddi manada mutluluk uzaklara doğru yol almış demektir. Sağlıklı yaşamayan birisinin mutluluğu tarif etmesi kolay olmasa gerek... "Sen" diye başlamaz mı sözler, şiirler. Fuzuli'nin Türk ve Dünya Edebiyatının başyapıtlarından olan Leyle ve Mecnun mesnevisinde çok hassas bir bölüm var. Mecnun, Leyla'nın köyünde onun kokusunu almak, solgun yüzünü görmek için evler arasında dolaşırken karşısına çıkan bir köpeğin yüzünü öper, ağlar, hal böyleyken o mübarek köpeğin ayaklarının altını öper. Mecnun'un bu garip haline gülenlerden birisi: "Behey adam! der. Köpeğin ayagı öpülür mü? Deli misin sen!" Gözü yaşlı, bağrı taşlı Mecnun: "Bu ayaklar Leyla'nın bastığı topraklara değdi. Ben bu ayakları öpmez miyim?" diye yanıtlar densizlerin sorusunu. Bugün, diğer günlerden farklı olsa bile, onun hatırına neler yapılmaz ki! Sanatçıların en verimli zamanları geceler boyu sabaha kadar fikir ve eser üretmek değil mi, Mecnun'un gecesi ve gündüzü birbirine karışmadı mı? Ben elimdeki Akdeniz Kırlangıcı romanını bitirince üzerime tarifsiz bir ağırlık çöktü. Ne yapacağımı bilemiyorum. Üzerimden bir tank geçmiş gibi kayboldum bu dünyada. Mecnun'un Leylasına benzeyen birisinin hayatını aklıma çiviledim. Mevla fırsat ve ömür verirse yeniden bir doğum gerçekleştirmek istiyorum. Türkülere sarıp sarmaladığım günlerim boşa geçiyor bugünlerde. Olsun onu düşünerek yaşamak bile boşa geçmiş sayılmaz. Sağlıcakla kal aziz dostum. 08.06.2009

07.06.2009
HOŞ GELİŞLER OLSUN...
Muştulanan habere gel de sevinme. Dünya'yı şeneltmeye gelen her can kutsal, sevgili ve hoş. "Anam beni doğuracağına bir avuç taş yapsaydın!" diye sızlanları bilirim. Eh hayatını çeklimez yapmışlarsa elbette müşteki olacak insanlardan, zamandan ve zalimlerden. Kişi isteyerek gelmiyor bu Dünya'ya. Ayrıca bu mezbeleli Dünya'nın aldatmacası karşısında kimse de isteyerek gitmiyor. Gelişiyle dostlarını sevince boğan bir yiğit kucağıma verilince sevinçten gözlerim doldu. Sonra bu çocuğun gelecekteki günlerini düşünür oldum. Hızla değişmekte olan evrenin müdavimleri bu canlıları mutlu kılmak için her gün yenilik üzerine bir yenilik daha ekliyorlar. Canlıları yaşatmak adına bu gelişim gerçekten sevindirici. Bunun yanında kendi vatandaşından, ırkından ve inançlarından olmayanları da yok etme telaşındalar. Durum böyle olunca hadi kaygılanma! Daha çok kazanma, üstün olma hırsı Dünya'mızı yaşanmaz hale getirdi. Kucağımdaki çocuk gözlerini zor açarken adını koymak için sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet getirdim. Üç defa 'UTKU' adını söyledim. Yanımda bu olaya şahit olanlarla dua ve niyazda bulunduk. Dedem Korkut, han soylulara ad koymak için önemli bir olayın vuku bulmasını bekliyordu. Ya biz o yılları nasıl bekleyeceğiz? Şu çağdaş Dünya'da adsız yaşayan bir delikanlı okula gidecek, sınıfa kaydolurken önce, "Ne kadar para yatıracaksınız?" sorusu sorulacak, ardından bahşiş konusu halledilince adı sorulacak. Al işte, çocuğun adı yok, nüfusa kayıt memurları: "Bu yiğit bir kahramanlık serdetmeyinceye kadar adı konmamıştır." diye şerh de düşmemişler. Ayıkla pirincin taşını! Çık işin içinden çıkabilirsen. Yakın dostları sünnet altını takarken ve sünnetçisi, "ucundan azıcık!" derken adını elbette sorar. Eh ardından askerlik gelip çatar. Eskisi gibi düşman, pırasa gibi doğranmıyor! Dünya insanlığının mutluluğuna hayra vesile olacak bir buluş ortaya koymalı, hayırlı bir eser kotarmalı ki benim gibi Dede Korkut heveslileri de o yiğide ad koymalı. Dayısı Burak Serdengeçti boy boylar, soy soylay, UTKU'nun adı gibi güzel olması için gök Tanrı'ya yakarır. Hikmetinden sual olmayan Mevla'm da hoş görür, bağışlar bu benim densizliğimi. Bu sevinçli olayın şölenini yaşarken bir başka haber de beni ziyadesiyle mutlu kıldı. Uzak gurbet ellerden kardeşimin Türkiye'ye geldiğini haber verdiler. Onunla uzun uzun konuşup hasret giderdik. "Hoş gelişler olsun, gönülleri mutlulukla dolsun." duasıyla onları kucakladım. Gecenin uzun saatlerini birlikte yaşadığım dostlarımdan ayrılmak zor geldi. İki şeye dayanamıyordum: Bunlardan biri ayrılık, diğeri de çocukların ağlaması. Dağ gibi yüce yüreğim bu iki olumsuzu bir türlü kabüllenmiyor. Ne yapalım O'nun kahrı da hoş, lütfu da hoş. Görelim Mevla neyler... 06.06.2009

07.06.2009
CAN İÇİNDE CANAN
Şu güzel hadis beni çok düşündürürdü. "Sevdiklerinize sevdiğinizi söyleyiniz" Bu söz ne hoş, ne güzel bir söz. Buna muhatap yüreklerimiz, sevdiğimizi söyleme noktasında çekimser kalır, korkar karşılık beklerken. Oysa sevgimizi sunarken karşılık mı bekleriz de korkarız! O, bütün olumsuzlukları yok eden tılsımlı söze doğru -gözlerimizin gördüğü yüreğimizde kopmaz duygularla yer edene- nedense hem çekimser kalır, hem de korkarız. Ben hep: "Aşk kelimesi ağızlarımızdan dökülmeden besmele okuyalım" derim. O aziz kelimeyi muhatabımıza söylerken kolay olmasa gerek. Her olur olmaz yerde ve kişiye: "Sana aşığım" diyerek aşkı ağızlara sakız edenler günlük çıkarları için yapılmayacak iğrençlikleri sergiliyorlar. Çağdaş aşıklar(!) her hafta birisiyle meşk etmenin telaşında ve koleksiyonunda birilerini daha çentiklerken bu yaralı yürek seni ellerin göğsünde bağlı, hüzün ırmağında yıkanırken görünce emin ol içi kan ağlıyor. Gönül dağı karlı boranlı olunca uzaklar yakınlaşır mı sanıyorsun? Yeryüzü mutluluğu birilerini aldatmak ve gözü yaşlı bırakmakla sağlanıyorsa bunun adına mutluluk diyemeyiz. Geçen hafta okul koridorunun bir köşesinde hıçkırarak ağlayan bir öğrencimle ilgilenmiştim. Ağlamasına sebep olan olayı öğrenip ona yardımcı olmayı düşünürken: "Niçin ağlıyorsun?" diye sorunca gözlerindeki yaşları silmiş ve gözlerime derinlemesine bakmıştı. "Önemli bir şey yok hocam" diye geçiştirmeye çalışmıştı sıkıntısını. Elimi omzuna koyup yüzüne bakınca anladım ki içinden çıkamadığı bir derdi var. "Bu saatte derste olmalıydın. Seni bu denli üzen konu nedir? Benimle paylaşırsan yardımcı olmak isterim" deyince boynuma sarılmış, ağlamıştı. "Hocam, sınıfımızdaki Ayşe' yi seviyorum. O, benimle ilgilenmediği gibi alay ediyor. Dersleri dinleyemiyorum, hocaların anlattıkları aklımda kalmıyor. Varsa yoksa Ayşe. Ben ne yapacağım hocam?" dedi. Gözyaşlarını mendilime sildim. "Ayşe'yi sevdiğini kendine söyledin mi? Bu durumdan onun haberi var mı?" diye sordum. Sırtını duvara dayadı: "Diyemedim hocam. Cesaret edemiyorum. Bu konudan kimsenin haberi yok," dedi. Bu çağda böyle ağlayan gençlerin sayısı pek fazla olmasa gerek. Bugün ayrılığın başladığı yerde yüreğim pınarlar gibi kaynadı. Bir başkası için ne yapılması gerekiyorsa ona talip olan bu can göğe doğru uzanan merdivenleri ağır aksak çıkar da iner de. "Yalnız değilsin, üzülme. Seni seviyorum" derken hiç bir beklenti ve çıkar yok emin ol. Senden gelecek bir tebesssüm dünya gamını defetmeye yeter. Söylemeye cesaret edemediğimiz o tılsımlı sözü zamansız duyarsan beni ayıplama, hoş gör. Bu kütüğü ayakta tutan can içindeki canan üzülmesin. O bütün renkleri, şekilleri ve sesleri üzerinde toplamışken hastalıklardan ve belalardan uzak olsun. 04.06.2009

01.04.2009
DÜŞ OLSA
İnsan dostları, umutları ve eşyalarıyla yaşar biliyorum. Bu kuralın dışında farklı görüş olabilir, kimseye itirazım yok. Yok da zamansız solan güllere, sessiz kalan dillere, susuzluktan kuruyan fidanlara karşı yüreğim en hassas yerinden yaralanır. İnsanın zalimler karşısında çaresiz kalması gibi, kaderinin oyaları içinde bocalaması da tahammül edilecek iş değil. 'Tevekkül taalallah' deyip işin içinden çıkarken, geride nice gözyaşı toprakları ıslatıyor. Gül mevsimi gelmeden kar üstüne gül düşer, sevgiliye gitmeye yol düşer. Benlik girdabından kurtulan nice güller, buhur olur; rahiyası dünyayı kaplar. Mevsimsiz de olsa yok oluş, bence bitiş değil. Yüreklerimiz kan gölüyle ıslanırken sen rahat uyu sevgili. Mahşer günü el eleyiz, sevgililer sevgilisinin sofrasında iftar etmeye hazırlan... 28.03.2009

14.02.2009
ÇOCUKLAR AĞLAMASIN
Yürüyebilmek ne kadar güzelmiş, bunu yürüyemeyenlerden daha iyi anlayanın olduğunu sanmıyorum. Bir küçük operasyon için yattığım hastahanede gözleri yaşlı, amaliyat olmaktan çok korkan bir küçük kızın çektiği acıyı yüreğimin en hassas yerinde hissettim. 'Bu çocuğun yerine beni iki defa ameliyat etseler, bu güzel çocuk acı çekmese!' dileğiyle ameliyata hazırlandım. Kabir sorgusunun canlı şahidi olarak yaşadım bir saat boyunca. Sağımda beni ameliyata hazırlayan anestezi uzmanı doktorumla öğretmenlikten, öğrencilikten konuştuk. Yıkılası kahpe dünyanın vefasızlığından, tedavi olamayan Filistinli çocukları gündeme aldık. Konu çocuk olunca yine yaralarım depreşti. Filistin cehenneminde yaralanan kadınlar, çocuklar kahpe dünyanın kör gözleri önünde yaralanıyor, zulüm görüyor. Ben kendi acımı, hüznümü unuttum. Gözlerim ekranda tarafıma yapılan operasyonu izlerken tedavisi zor olan dünyanın acıları ve yanlışları aklımın orta yerine gelip oturdu. Neresinden başlamalı yanlışları düzeltmek adına, ne yapmalı! tedirginliği etrafımı kuşatmışken ekran karartıldı ve ahretin görüntüsü bitti. Haberli dostların yanımda olması maddi yaramı bir nebze olsun hafifletti. Pencereden dışarıyı seyrederken yine yürümenin ehemmiyetine dalıp gittim. 'Rapor verelim, evde dinlen' sözüne itibar etmedim. 'Sarışın hemşirenin iğnesi hep bana vurulsun, ameliyattan çıkan küçük kıza acı çektirmesinler' isteği hastahanenin iki kişilik odasında kaldı. 'Okulda öğretmen arkadaşlarım ve öğrencilerim yol gözler, bekler' düşüncesi beni yollara düşürdü. Merdivenler, bir gün bir yerde bitesi merdivenler önümde ne kadar engel olsanız da size eyvallahım yok bilesiniz. Adresi, annesi-babası, dostları kayıp çocuklar hepinizin gözlerinden sevgiyle öpüyorum. Sizler için güzel dünyalar kurulmasını diliyorum. 08.02.2009

24.01.2009
BİR NEFESLİK SIHHAT
Geçici ve küçük dostlukların kurulduğu yerler vardır. Bunlardan birisi de hastahane koltukları ve muayene sıraları olsa gerek. Üç hafta önce, gecenin geç saatlerine kadar geniş salonun kırmızı koltuklarında sohbeti koyulaştırdığımız MR kuyruğunda "tuttuğunu koparan, bıçkın erkek" tabirine uygun delikanlıyla oturduğumuz yerden bugün de geçtim. Mucurlu olduğunu ilerleyen sohbette öğrendiğim genç, Ankara Büyük Şehir Belediyesi Başkanının tekrar aday olmasını ısrarla isterken, yanımızda oturan babası da onun tersine 'yolsuzlukların alıp başını gittiğini, iki çuval kömüre, bir paket makarnaya satılan insanların onurlarıyla oynandığını anlatırken oğlunu azarlamıştı.
Bıyıkları, içtiği sigaradan sararan Mucurlu amca, bilcümle hastalıklardan çok çekmiş. Anlattıkları ibretlik olayları doğrusu kimse yaşamak istemez. Acılı sohbetin uzaması yanımızdakileri bıktırmadı. Her hasta başından geçenleri hemen anlatıyor, karşısındakini bilgilenditiyor ve rahatlatıyordu.
Mucurlu anlattıkca, Kanuni'nin: "Halk içinde muteber bir nesne yok, devlet gibi./ Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi." beyti sağlığın ne denli öneme haiz olduğunu sanki bana anlatmış gibi geldi. 'Çünki sağlığını benim kadar ihmal eden insan az bulunur da ondan' diye düşünüyorum.
İnsan öyle yerlerde olduğundan da farklı hassaslaşıyor. Bir gün önce bozulan MR makinasının tamiri gecikince hastaları sıraya koymuşlardı. Ben, sabaha kadar da olsa bekleyecektim. Uzak illerden gelen ve aciliyeti olan hastalara kendi sıramı verdim. Onların Ankara'da bir gün daha kalması beni çok üzerdi. Sabaha kadar filmlerin çekileceği söylenmişti.
İşte o koltukların bulunduğu salona bugün tekrar yolum düştü. Oturup uzun süre konuştuğumuz, hastalıklara çare aradığımız, tavsiyelerde bulunduğumuz insanların oturduğu koltuklarda başka hastalar sıra bekliyordu. Tedavi olacağım bölümde öğrencilerimi çalışır görmek beni ziyadesiyle mutlu kıldı. Vefa örneğini herkesin yaşamasını istedim. Akıl sağlığı ile vücut sağlığı özdeş bence. Güler yüzlü personelin yaklaşımı; geçen yıl okullarında öğrencilerini ziyaret ettiğimiz Niksar Kaymakamının ilgisi ve tebessümüne benzettim. İlk defa devlet kapısının böyle sıcak açıldığı şirin ilçemizin Kaymakamı, hastahanedeki personelin ilgisi gibi candan ve samimiydi. Niksar aklıma düşünce Sayın Tokat Valisini de anmamak olur mu? Adı 'Tokat' olan bir yerde güler yüz, tatlı sözle kabul görmüştük. Okullarda ilgiyle karşılanmak bir yılın yorgunluğunu almıştı.
Doktorların sevecen yaklaşımı ve anlayışı hastayı rahatlattığı gibi tedavi yolundaki pürüzleri de gideriyor. Sayın Makbule Hanımın güler yüzü bütün sıkıntılarımı yok ederken, "Ameliyatında risk olmaz" diye beni rahatlatan doktorum Sayın Volkan Karakoç'un şifalı elleriyle iki gün sonra sağlığıma kavuşacağıma inancım kuvvetlendi.
Ben böyle düşünüp rahatlarken yanımda oturan lösemili çocuk gözlerimin önünden gitmiyor. "Allah'ım ne olur bu güzel kuluna şifa nasip eyle" derken gözlerim doldu.
Karne tatilinde amaliyat olacağını öğrendiğim okuyucularımdan Sedef Hanıma da acil şifalar diliyorum. Taburcu olduktan sonra tekrar dostlarla birlikte olmanın heyecanı her yanımı kuşattı. Hoşca kalın, hoş kalın dostlar.

09.01.2009

KAHROLASI KAHPE DÜNYA…
Günler tebessümden, kahkahadan uzak, gözyaşlarıyla ıslanmış; acıyla yoğrulan bir bitmez serencam içinde geçip gidiyor. Kaygısı, sancısı olmayanlara sözüm yok. Bir başkasını yaşatmak adına yola çıkmayan, azgınlığını dizginlemeyen, yola gelme-yen tufeylilerle yolumuz bir yerde buluşmaz. “Hep karamsar hava çiziyorsun, içimiz-dışımız karardı!” diye sitem eden dostlar, gelin bu karaları aklara, olumsuzlukları yoklara çevirelim ve hak ettiğimiz kahkahalar-dan gökyüzüne salalım. Hür güvercinlerin kanatlarında bulutlara karışsın onlar. Olmuyor olmuyor, kaygılanmamak olmuyor. Gece yarılarından sonra başımı koy-duğum yastık diken olup batıyor. Şöyle gerine gerine sere serpe yatmak bana göre değil; nasip de olmadı. Haber bültenlerini izlerken mutat görüntüler, içimdeki olumlu havayı alt üst etmeye devam ediyordu. Gazetelerdeki manşetin altındaki görüntü yüreğimi yakıp geçti şimal rüzgârları gibi. Üç tomurcuk yerde sessiz yatıyor. Acılı babayı tut tutabilirsen! Sıra-lanmış yavruların isimlerindeki güzellik, kahpe dünyanın suratına tokat gibi dokunmuyorsa yuh olsun o zihniyenin sahiplerine. Ahmet, Muhammed ve İsa. Üçü de muhterem isimlerden. “Ya Musa nerede” diye sormayacak mısınız? O, alay zincirleriyle bağlanmış, ha-karetin, aşağılanmanın acısını yaşayalı binlerce yıl olmuştu. Kendi kavmi tarafından yalnızlığa itilen bir peygamber dün olmayacak hakaretlere uğratılmış, aşağılanmıştı. Bugün aynı güruh, kendinden olmayana yeryüzünde hayat hakkı tanımıyor. Sonra-dan uydurulan, ‘Yeryüzüne hakim olma’ öğretisi gereği kendinden başkasına hayat hakkı tanımayan zalimler; bebekleri, kadınları, yaşlıları elbette katledecek. O kendi sevdasını hakim kılma telaşında. Bizimkiler ne yapıyor: “Şiddetle kınıyoruz ya, yetmiyor mu?” avuntularıyla paçayı sıyırmanın peşindeler. Öbür taraftaki İslam devletleri! Ne kadar İslam oldukları da tartışma götürür! Ma-lum devletlerin yöneticileri çöle saraylar kurup, dansözlerle zevk ve eğlence batağın-da yüzme gayretindeler. Onların böyle bir meselesi yok. Çünkü dert edinme duyuları, uzaktaki yakınlaşan ağabeyleri tarafından dumura uğratılmış ve efsunlanmış; haliyle gaflet uykusundan uyanamazlar. İnsan hakları havarisi kesilen sözüm ona duyarlı uluslar, duymaz oldu, görür göz-ler görmez oldu. Vahşetin ve kanın bir türlü durmadığı Orta Doğu’nun çıbanı kanar durur hep. Kan ve gözyaşını dindirmek için birleşmesi gereken Birleşmiş Milletlerden bu konuyla ilgili niçin bir adım atılmaz! Zalimlere ‘dur!’ denilmez? Denilmez elbet, sen orada temsil edilmiyorsun. O zihniyetin kölesi olmuşun, onların dümen suyunda kürek çekiyorsun. Kapılarında hizmetçilik yapıyorsun. “Ağaların marabadan emir aldığı gö-rülmüş mü?” diyebilirsiniz. Hani yanlış da değil. Batı kapitalizmi, sömürü düzenini rahat sürdürebilmek için her yolu deneyecek ve başaracaktır. Ya sen ne dersin: “Allah’ın da bir hesabı var.” Yok demiyorum, elbette var. O’nun hesap-kitap göre-ceği zamanı biz tayin edemeyiz. “Düşmanın silahıyla silahlanın” sözüne ne dersin? Düşman, uluslar arası menzile sahip füzelerle, son model savaş uçakları ve tanklarla bilmem ne çeşit bomba ve silahlarla seni haritadan silmek için üzerine geliyor, sen sapan taşıyla karşı koymaya çalışıyorsun. Bizimkiler de: “Oransız güç kullanıldı, yanlış yaptılar!” diye sitem diyor. O zalimler, işin doğrusu-nu mu yapacaklardı? Ellerine bir demet beyaz karanfil alıp: “Gelin barışı sağlayalım, oturup birlikte ağlayalım mı” diyeceklerdi. Biz aptallığımıza doymayalım. Siyonizm’e hizmet eden coca-cola’dan içelim, ken-dimizden geçelim. Ayaklarımızda onların ayakkabıları, sırtımızda onların ürettiği kos-tümler, onların kotardığı yiyecekler soframızı süslerken bizim elbette Filistin, Irak, Keşmir, Kabil, Afganistan, Çeçenistan… diye bir meselemiz olmaz. Bu kahpe dünya-nın ters giden düzenine çomak solmak için uyanmazsak, o tanklar ve uçaklar Ür-dün’ü, Suriye’yi geçip sınırlarımıza dayanacak. Ortalık kan gölüne boyanacak. İçte birbirimizi yerken, hal böyleyken; aymazlığımız başımıza büyük işler açtırır. Beyler, bayanlar biz günümüzü gün etmeye bakalım. “Sıra bize ne zaman gele-cek!” diye takvim yapraklarına çentik atalım. Gününüz gün olsun, mutluktan kahkahalar atasınız, rahat yatasınız. 06.01.2009

30.12.2008
ÇOCUKLAR ÜŞÜYOR!..
Bugün bir başka gün değil. Yıllardır kan ve gözyaşının aktığı Filistin topraklarında yine aynı zalimlerin zulümleri sürüyor. Bir gün önceki haberlerin hengamesi içinde altüst olan dünyam, yaşanması zor hale gelen toprakların acısıyla kavrulurken bu sabah bir önceki haberlerin görüntüsü altında yine kahroldum, yine yandım baştan ayağa.
Babasının kucağında hastahaneye taşınırken acılar içinde kıvranan çocuğun feryadı yüreğimi dağladı. Kahvaltı sofrası gözyaşlarımla ıslandı. Lokmalar boğazıma düğümlendi. "Allah'ım bu çocuklar ölmesin, ağlamasın, annesiz kalmasın" yakarışıyla kahvaltı sofrasını terk ettim.
Haberleri gel de izleme, yıkılan binaların enkazından çıkarılan çocukların cenazeleri sıralanmış yerlere. Kanlı bezlere sarılan gül tomurcukları gözlerimde büyüdükçe büyüdü. Anaların feryadı zalim zihniyetlerin yüzünde şavkırken onlar gülüyor, televizyonlarda arz-ı endam ediyorlardı.
Ayakları yalın bir kadının yavrusunu bulmak için enkazlar arasında koşarken attığı çığlık sağır kulakları niçin tırmalasın! Kan ve gözyaşıyla ıslanan Filistin toprakları, diken üstünde duran insanların acılarıyla, cenazeleriyle harman yerine döndü. "İnsan hakları havarisi" kesilen Batılıların gözlerine mil çekilmiş göremiyorlar yapılan soy kırım katliamlarını. Duymuyorlar feryadları, çünkü kulaklarına kurşun akıtılmış. Kendilerinden başka insanları insan kabul etmeyen sömürü düzeninin zorbaları zulümlerini sürdürecek. İslam dünyası birbirini yerken, o zalimler balyozlarıyla başımızı ezmeye devam edecekler.
Dün Irak'ta, öbür gün Keşmir-Kabil'de, Çeçenistan'da, Afrika'da; bugün Filistin'de mazlum milletleri katledenler; yarın bir başka ülkeyi işgal edecekler. Kadınlar ve kızlar kirletilecek; çocukların kanları toprakları ıslatacak.
Biz, bir gün sonra onların bayramını kutlamak için çamlar kesip evlerimizi süsleyeceğiz. İçki masalarında namusumuz meze olacak, sabahlara kadar tepineceğiz onlara benzemek için.
Başımızın mahmurluğu geçmeden İsrail, Amarikan menşeili markalardan giyinmek, süslenmek, beslenmek adına kuyruklar oluşturacağız işyerlerinde. Biz pastadan pay kapma yarışındaymış gibi debelenirken kardeşlerimizin aç kaldığını, ilaçsız olduğunu unutacağız.
Hasılı kelam, Filistin'de çocuklar üşüyor, Ankara'da ben üşüyorum.
30. 12. 2008

08.12.2008
AH...
BAYRAM OLA Nedense bu bayram sözcüğü benim zihnimde eskidi. Yıllardır bu söz kulaklarımda güzeli, iyiyi, dostluğu çınlatırdı. ‘Bizim zamanımızdaki bayramlar böyle değildi.’ diye sızlanmaları sıkça duyuyorum. Hani bu cümlenin sahipleri haksız da değil. Çocukluğumuzun bayramları sandıklara istiflenmiş, hatıra defterlerinin bir sayfasına bırakılan çiğdem çiçeği gibi kurumuş. Biraz sonraki yaşlarda ise hüzünlü bir gözyaşı gibi toprakları ıslatmış. Bayram deyince ayrılıklar, çekilen çileler, zulümler aklıma düşer oldu. Bu gün yurt dışında yaşayan yakınlarımla ve öğrencilerimle görüştüm. Elin oğlu ne bilsin senin bayramını, seyranını. O kendi ekonomisini ayakta tutmak için seni çalıştıracak, bayramında sana izin vermeyecek; sen de ‘’Böyle kader yerin dibine batsın!’’ diye gurbetin uzağından ah çekip sızlanacaksın. Ekmek aziz, ekmek kutsal. Bayram yapmak hür ve bağımsız insanların hakkı. Bu şartlarda ve gurbette bayram mı olur? Böyle düşünürken sılada yaşayanların kutladığı bayram da yüreğimi hançerliyor. Çocukluğumun bayramlarını nasıl aramayım! ‘Yoksulluğun bayramları daha mı tatlıydı?’ diye kendime soruyorum. Elbette tatlıydı. Çünkü insanlar arasında ‘samimiyet’ diye bir kavram yaşanıyordu. Bu kadar bozulmamış, bu denli kirlenmemiştik. Aynı apartmanda kapı komşumuzla karşılaşınca selamlaşmıyorsak, bayramlar bizi terk edip gitsin daha iyi. Bayramlaşmaya gelen çocuklar kapıdan kovulurken, etlerimizi derin donduruculara doldurup, yan komşuyu ihmal ediyorsak bunun adına bayram demeyelim; bayramlar bayram olmaktan çıkar ve hicap duyar kendinden. Uzun sözün kısası bayram yapmayı hak ediyorsak, bayramlarınız bayram olsun. Hoşça kalın, hoş bayramlar olsun bayramlar. 08.12.2008

01.12.2008
DOKUNMALAR
'Sevgili Günlüğüm' diye başlıyor günlükler. Dün gazetelerin birinde saatlerin ileri ve geri alınmasıyla ilgili bir anket yapılacağını duyuruyorlardı. Bu saat ayarlamasını nasıl yapalım? Saatleri güneşe göre mi, aya göre mi ileri veya geri alalım? babından birkaç soruyla bu saftirik milletin görüşünü alalım da şu yalan yanlış işleyen saatlere bir çekidüzen verlim kabilinden bir yazı aklımı kurcaladı. Bu halkın görüşüne başvurmayı hangi aklı evvel düşünmüş ve böyle bir savı ortaya atmışsa onu kutlarım. Bu anketin faydasına inanabilir veya "Hayır" diyebilirsiniz. Halka danışmanız, onun görüşlerine ehemmiyet verdiğinizi gösterir. Bizde kamuoyu oluşturma bilinci henüz yerleşmiş değil. Çünkü bu millet güdülmeden vazgeçip, çoban olmaya özendirilmedi de ondan bence. Bu düşüncenin hayata geçirilmesini bekliyorum. Hadi görelim sizi.. Bugüne kadar 'bu milletin hayrına iş yapıyorum' gibi görünüp de Batılı ağabeylerinin emri doğrultusunda milletinin çıkarlarını gözardı edenler gibi yapılacaksa, hiç yapılmasın; biz alıştık başkalarının aklıyla yaşamaya. Sinemize çekeriz yediğimiz kazıkları. Her nedense bu saatleri ayarlama aylarında hep tartışır dururdum konuyu açanlarla. 'Güneş ışığından daha fazla faydalanma' yutturmacasına aklımı kurcalar dururdum. Devlet dairelerinde ve iş yerlerinde mesailer genellikle sabah 8-30'da başlıyor. Akşam iş çıkışı da 17-30, yaklaşık 18-00 arası. Özel iş yerleri bu saat uygulamasına uymayabilir. Sabah güneşi 6-00 suları doğuyor. 16-30 saatlerinde akşam oluyor. Saatleri bir saat geri alınca güneş çok yukarlarda işe başlıyoruz. Normalde 16-30 da güneş batıyor ve çalışmalar 18-30 lara kadar sürüyor. Açık olan iş yerleri, fabrikalar, devlet daireleri karanlıkta mesai yapıyor sanıyorum. Ya da çalışanların kalp gözleri açık ve elektrikleri söndürüyorlar; böylece israf önlenmiş oluyor! Allah aşkına, şu Batı hayranlığını, onlar gibi olma özentisini bırakalım. Onların güneşi bizden sonra batıyor. Uçaklarının kalkış ve inişlerini bize göre ayarlamıyorlarsa, bizim uçaklar yerel saatlere göre kalksın ve insin. Bu yanlışı gelin düzeltelim. İş yerlerimizde fuzuli yere yanan lambaları, mesai saatlerini güneşe göre ayarlamak suretiyle söndürelim. Ülke ekonomisini düze çıkarmak için şu israfın çnüne geçelim. Bu bahtı kara milletin makus talihini bir delinin(!) terdyüz etmesi gerekir. Bize akıllılar(!) gerekmiyor. Bir yiğit yüreklinin aksayan yönlerimize neşter vurmasını bekliyorum. Aklın yolu bir mi, beş mi, düşünecek hal koymadılar bizde!.. Ben bu satırları yazarken "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" kurulmalı diye aklımdan geçiyordu. Olur ya bu enstitü belki işe yarar da millete bir nebze olsun fayda dokunur. Her neyse, efendim tam bu sözlerle meşgulken, çoğunlukla gençlerin dinlediği radyonun birinde bir bayan: "Gerçek aşkı bulamadım" diye sızlanıyordu. Aşkın yalan mı, gerçek mi, olduğunun farkında olmayan o ve onun gibi düşünenlere aşkın ne demek olduğunu ilerdeki günlüklerde anlatmayı düşünüyorum. Eh benim sevgili günlüğüm, sen bu akşam da bensiz nice güzellikleri kuşan ve hayal ettiğin dünyada mutlu ol, hoşca kal, hoş kal emi..

01.12.2009
GÜN
Bu sütünda candan aziz bildiğim müstesna öğrencilerimden biriyle ilgili bu günü ve geçmişi yad etmek adına aklımıza esen güzellikleri paylaştım. İyi ve güzel cümlelerle bize yakışan güzellikleri paylaşmiştım. Gel gör ki şu alet o yazıları kaydederken ikaz etti beni. Yazdığım güzel yazıları kaydetmedi. Gurbet ellerde bir lokma ekmek uğruna gözü yaşlı öğrencilerimden beni nasıl ayrı korsun be zalim internet! Öğretmenler günü dolayısıyla karşı karşıya kaldığımız aldatmacaları ironik bir üslupla taşlamıştım, kahrolasıca internet kaydetmeden ekranı boş bıraktı. Üzüntümü bilemezsiniz. Günleri, yılları, haftaları ayırıp bizi aldatan kapitalizmin ve çıkarcıların oyununu bozmak adına dilimizin ucuna geleni söylemiştik. Bugün hatırladığım eskimeyen eski öğrencilerimle bu sütunlarda dertleşmiştim. Tuh sana internet tuh!..

24.11.2008
Merhaba canlar
Burada dostlarla ve hayatın aksayan yönlerini okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Gün olur birlikte olamayız, gün gelir ardından hasretini çektiğimiz güzellikleri tekrar paylaşırız belki. Kaçmak istediğimiz kendi gerçeklerimiz karşımıza çıkar ve bizi çepeçevre kuşatır. Kırıp döktüklerimiz olur, o bizi geri bakmadan bırakıp giderse o zaman acıların en ağırını yaşarız. Bekleriz ki bir tatlı tebessümle hayatı bize bağışlasın. Her zamanın kendi dilimi içerisinde güzellik yönü olur ve biz bu güzellikleri yaşarız. Yanımızda arzu ettiklerimiz olursa daha güzel olur. Bu güzelliği bizimle paylaşmak isteyene selam olsun.